“Sen Doğada Değilsin, Doğa Sensin”
Mortırnaklar Yayla Koru- Yüreği-Mesenize Patikasında
Güz mevsimi, sarı kızıl.Yarpuz kokulu bir dere çağıldıyor yol kıyısında. Kenarındaki su tereleri titreşiyor. Doğa, Mortırnakların yolculuğuna eşlik ediyor. Çocukluğunu çevreleyen deniz, bin metre aşağılarda, sıra sıra dağların ardında. Kavaklar, eteklerine yığmış güz dökümlerini. Çınarlar ulu bir yalnızlığa çekilmişler. Bütün yaz, ceviz ve meyve ağaçlarının dallarında koşuşturan sevimli sincapları da, koyunlarında ısıtıyorlardır belki. Grup arkadaşlarımızın kuyu yanındaki Ceviz ağaçları, griye çalan parlak gövdelerini güz yellerine açmış, öylece bekler gibiler ilk karı…Serin yağmurlarla fışkıran ciğircikler, çimenler baharın son güzel görünümünü çiziyorlar ve baka kalıyorlar. Güçlü bir elin cömertçe savurduğu safran rengi yapraklar ve yeşil kabukları çatlamış meşe ağacının palamutları, yerlerde. Düşünceleri gibi darmadağınık her şey. Emine arkadaşımız dayanamayıp birkaç tane alıp çantasına atıyor.
Dik bir yamaçta patikadan iniyoruz. Yolun iki yanında, bahçeli yaz evleri. Kavacık mevkiye varıyoruz. Burası Terkedilmişler…Yaz sesleri kulaklarında, yola bakakalmışlar öylece. Geniş bahçelerde, dalları yorgun ellerce boşaltılmış elma ağaçları. Çıplak tepelerindeki yağmuru içmiş, güneşe doymuş tek tük elma, sonsuz bir zamana adanmış gibi. Serçeler, en vefalısı kuşların. Bu mevsimde, bir tek onlar ses veriyor doğaya. Seksek oynayan çocuklar gibiler.Yalnız bırakılan evlerin balkonlarında, ahırlarında, anaylarında minik kursaklarını dolduracak bir şeyler eşeliyorlar.Yaz seslerini arar gibiler ürkek bakışlarla. Küçük emanetçiler…Patikadan yürümeye devam ediyor Mortırnaklar sarı yeşil yaprakları seyrederek. Kimisi de meşe ağacını bir sevgili edasıyla kucaklayarak.
Mortırnaklar adımlıyor yolu, ağır ağır. Dönüp geriye bakıyor. Geniş ova, ayaklar altında. Uçsuz bucaksız bir genişliği sınırlıyor, Akdenizli Toroslar. Hem yürüyor, hem düşünüyor. Sahi, neden hiç kimse yok? Bu serin yalnızlık niye? Harımca mahallesine bir kartal edasıyla hem bakıyor hemde eski kanal vari bir patikadan yürüyoruz.Bulutlar, karşı dağlara kayıyorlar. İlk kar çoktan serpmiş, göğe değen ak dağların tepelerine
Yüreği köyüne iniyoruz kısa bir moladan sonra .
Bekliyor orada. O çıplak ağacın önünde birisi bekliyor, evet. Oysa öyle beklentisiz ki her şey. Bir araç bile bekleniyor olamaz. Birisini bekliyordur belki. Belki birisini bekliyordur. Belki birisini. Belki…Birisini belki…
Bir bayanmış çıplak ağacın altında sırtında zeytin çuvalıyla bekleyen. İnce, yaşlı bir bayan. İyice yaklaştı. Birbirlerine bakıyorlar. Yolun iki yanında, Mortırnakla karşı karşıyalar şimdi. Karşı karşıyalar. Karşı karşıya…
Uzaktan okulu görüyor. Buraya yeni atanmış bir genç öğretmen olarak hayal etim sarı yeşil köyün dar sokaklarında yürürken. Okula doğru adımlarım hızlanıyor, kendiliğinden. Beyni de, yüreği de eşlikteler. Acaba kaç öğrencim olacak? Öğrenciler, bahçede sıra olmuşlar. Bir sınıfı ancak dolduracak sayıdalar. Okulun tümü olmalı. Biraz sonra aralarında olacağım. Tanışacağız.”Benim adım Ayşe öğretmenim. Benim adım Hasan öğretmenim. Benim adım Esma. Ben Emel’im. Benim adım Hüseyin. Ben de Rukiye’yim öğretmenim…Öğretmenim…Öğretmenim…”İçime nane ferahlığı doluveriyor. Boğazımdaki yumruk çözülüvermiş. Yüreğimde pır pır güvercinler. On beş gündür sıkıştıkları kafeste canlı kalmışlar hem de capcanlı…
Sert bir yel esti karşılardan. Kumral ve dalgalı saçlarını savurdu. Düzeltti özenle. çakmak çakmak bana bakan gözler ve biraz kirlenmiş mavi önlüğüyle ben Emel diyen öğrencim. Göğe çevirdi başını. İçi serin bir mavilikle yıkandı. Ceviz, çınar, söğüt, elma ve nar ağaçlarına baktı yeniden. Ne güzeldiler. Ne denli etkileyiciydi her şey. Toroslar her zamankinden daha görkemli görünüyorlardı şimdi.
Sevimli bir sincap, coşkulu sesler çıkararak bir ceviz dalından indi.Bir süre, önü sıra koşturdu.Sonra bir başka ağacın üst dalına tırmanıverdi, sincabi kuyruğunu dalgalandırarak. Gülümsedi sincaba ve her şeye. Her şeye. Evrendeki her şeye…
Yaşamak ne güzeldi. Bir öğretmen olarak yaşamak ne güzeldi . Ne güzel şeydi bir öğretmen olarak yaşamak. Şimdi her şey ne de özeldi… Bu hayalim motor sesiyle bozuluyor. Keloğlu köprüsünü hızla geçip tekrar sarı, yeşil, kızıl renk cümbüşünün içinde buluyor Mortırnaklar kendini. Çınar ağaçları altında uzanıp akan derenin su sesi fotoğraf makinelerinin deklanşör sesine karışıyor. Sonbaharın soğuk nefesinin gezindiği bu hazan bahçesini kuş sesleri çoktan terk etmiş. Meseniz, şimdi tenhalığı ile ancak ruhunun tenhalığında gezinen Mortırnakları konuk ediyor. Bir de yeşil çimenler üstündeki toprak rengi çınar yapraklarına bakıyorum. Çimenler yeşil hâlâ. Bu yeşil çimenler üzerinde hafif bir esintiyle sanki son nefesini verir gibi çırpınan kahve koyuluğundaki yapraklar orada oturan adama çok şeyler söylüyor olmalı ki, büyük bir dikkatle onları dinliyor gibi dalgın. Yanından gelip geçenlerin farkında bile değil. Toprağa düşmüş yani ömrünü bahardan başlatıp sonbaharda sonlanan üzerime düşen toprak rengini almış yaprağı ve geçen ömrümü düşündüm bir anda . Ömür dediğimiz nedir ki? Birkaç saniyeye sığan görüntülerden ibaret yıllar işte. Rüzgârların önüne katılmış, gökyüzünde bir an çığlık çığlığa görünen, sonra da ufuklar arkasında kaybolup giden kuş sürüsü gibi. Hayalde solgun görüntüler, kulaklarda silik sesler…
Gök kubbede kalan nedir yaşananların ardından? Ya ‘keşke’lerin ruhun derinlerine savurduğu pişmanlık ateşi ya da ‘iyi ki’lerle çiçeklenmiş bir huzur bahçesi… Hangisi baskın olursa olsun, geri dönüş imkansız. Yolun yolcusu önüne bakmaya, yolun sonuna kadar yürümeye devam edecektir. Başlangıcı belli olan yolun nerede sonlanacağı ise bilinmezdir, diye düşündüm.
Kırk , elli yıl öncesi durmaksızın çalışan virane olmuş su değirmenlerinin çalıştığı günleri hayal ederek son rampayı da çıkıveriyoruz servislerimize, üzerimizde tatlı bir yorgunluk ,beyinler doğayla yıkanmış daha farklı bakar olmuştu hayata Mortırnaklar. Çay ve kahvelerini yudumlarken.
Yazan ve Fotoğraflayan
Yusuf CERAN



























