SAHİP ÇIKAMADIĞIMIZ GEÇMİŞİN İZLERİ
Yakın geçmişte Gemiler Koyu’nda bir eski yapı bilirdim. Denize uzanan burnun üzerindeydi. Su sarnıçlarımız tipindeydi. İçine insan girebilen bir fırın gibiydi. Ağzı yassı bir taşla içeriden kapatılabildiği anlaşılıyordu.
Bugün o yapı yerinde yok; ben göremiyorum.
Şövalye Adası’nda bizim apartman komşularımızla yimi seneye yakın öncesinden epey bir sıklıkla gidip geliverdiğimiz sıralar gördüğüm bir eski yapı vardı. Tümüyle taştan örülmüş o yapı su deposu muydu yoksa benzer başka amaçla mı yapılmıştı bilemiyorum. Adanın bazı yerlerinde görülen ayakta kalmış sur kalıntılarıyla benzer yazgı koşutluğunda gibiydi. O taş örgü yapısıyla ilginçti.
Adaya seyrek olarak giderdik. Epey bir zaman sonra onu gözlerim yeniden aradı. O yapı ayakta mıdır diye merek etmiştim.
Bugün o yapı da yoktur. O da umursamazlık boyutuna takılı kalmış, yıkılıp gitmişti. Yerinde bir taş, moloz yığını vardı.
Minare Köyü’nde bir zeytin tarlası kıyısında, kayalıkta, antik dönemden kalma insan kabartması görmüştüm. Avcılar onu hedef belirleyip atış denemeleri yaparlarmış.
Bugün ne durumdadır bilmem.
Pekçok kişimizin bildiği, gidip yerinde gördüğü, ilginç konumuyla Af Kule diye bir ören yerimiz de vardır. Yakınında, sarkıtlarından yaz ortasında bile su damlayan bir yer de bulunur. Oranın haznesinden sular da içmiştik. Af Kule ören yerimizdeki o eski yapıların gün gün yıkılıp gitmeleri söz konusudur. İlgili birilerinin omuz vermesine şiddetle gereksinim vardır.
İlk gördüğümden bu yana orada da yapıların zamana direnemeyen yerleri olabileceği kanısındayım.
Hele o bir çok kırsal yerimizde karşımıza çıkan eski su sarnıçlarımızın hali ise daha bir başkadır. Onlara gözümüz gibi bakıp koruyacağımız yerde kendi hallerine terk etmiş gibiyizdir. Bu yöndeki gidişatımız hiç de hoş görülemez.
Ben, internet ortamında YouTube’un bize sağladığı olanakları değerlendiriyorum. Merak ettiğim nereleri var ise videolarından bir bir izliyorum. Dünyanın bize uzak köşesi olan Güney Amerika’daki Peru’da eski yerli halkın yaşantısından günümüze kalanları görsel olarak epey bir hayranlıkla izledim. O halkın günümüze aktara geldiği yapılar silsilesinin görmediğim yerini bırakmadım desem yeridir. Ne dağlar, tepeler, sırtlar, yamaçlar, vadiler, dik merdivenler gördüm; bir bilseniz? Dar, yaya yollarını gezginlerle sanki ben de yürüdüm. Akarsuları, kanalları, gölleri görmek pek ilginçti. O uçurum kıyılarında hareket etmek hiç akıl kârı gibi değildi.
İşte o çetrefilli yerlerde insanoğlu-kızı yerleşim yerleri kurmuş. Günümüzde hayranlıkla gezilip görülmeye değer bulunuyor. O dağ tepeleri, dar geçitleri, dik yokuşları, inişleri gezginden geçilmiyor; her yan turist kaynıyor. O daracık yollarda, eski merdivenlerde insan kümeleri birbirlerine yol vermekte bazı bazı güçlükler de yaşıyorlar.
Bütün bunları arka arkaya sıralayıp anlatırken, gördüğüm bir yerinde harekete sözü getireceğim ki, aklın yolu bir dir, deyip bizde neden yapılmadığını sormadan edemeyeceğim.
Orada dağ taşın turist kaynadığı yerlerde Merkezi Yönetim de boş durmamış; eski antik varlıklarının korunup kollanmasına kayıtsız kalıvermemiş. İzlediğim bir video da o konuyla ilgili olsa gerekti; bir ekip vardı ortalıkta… Yetkili bir kişi önde, o dağ başlarındaki her bir yeri belli eski yapıları, ören yerlerini, hızla dolaşmaktaydı. Arkasında da bir ekibi onu izliyordu. O ekiptekilerin ellerinde de orak, tırpan, kazma, kürek, tırmık, tahta fırçası v.b. alet edavat var. Ekip, turistlerin kullanımı için yapılmış lavabo ve benzeri gereksinim yerlerini bir bir elden geçiriyor. Gittikleri her bir yer deki ören yerinin görülmesini kapatan ağaçların, ortalığı kaplayan otların engellerini kaldırıyordu. Tıkanan kanalları açıyor, örtülüp giden taş merdivenleri açığa çıkarıyor, antik duvarların diplerindeki oynak taşları yerlerine oturtuyor, bazı yosunlu yerleri de açıklıkla görülebilmesi için fırçalıyorlardı. Tırmıkla da gerekli toprak, moloz, mıcır düzeltmeleri yapıyorlardı.
Daha açık bir söylemle o dağ başları, antik ören yerleri, hiç de kendi hallerine bırakılmış değiller. Öylesi bir algıyıya hiç yer yok. Bakımsa bakım, onarımsa onarım, gözetmekse gözetmek…ortada işi sıkı tutan bir merkezi yönetim ilgili devriyesi var; oraların gözden geçirildiğini pekâlâ gözlemleyebiliyorsunuz…
Ülke de o özen göstermesinin karşılığını gün gün, yıl yıl gelir olarak görmekte olduğunu da ayırt edebiliyorsunuz. Daha ne olsun…
Şimdi yukarıda yazımın başlarında dile getirdiğim açılımıma hak verdiniz mi?
İyi haftalar…






















