Prof.Dr. AHMET İNAM HOCAYLA FELSEFEDE YOLCULUK
Prof.Dr.Kemal Kocabaş
Prof. Dr. Ahmet İnam bir felsefeci. 1947 Sandıklı doğumlu, 1971’de ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünü ve 1980’de ‘de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde doktorasını tamamlar. ODTÜ’de 1983 yılında doçent ve 1989 yılında da profesör olur. 2003 yılından emekli olduğu 2014 yılına kadar ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanlığı görevini sürdüren İnam, pek çok dergide yazarlık, editörlük, ulusal basın yazıları ve konferanslarıyla düşün dünyamızda zenginlik üreten bir akademisyen.
Sayın İnam’ı önce 1998-2002 yıllarında ODTÜ kimya mühendisliğinde öğrencilik yıllarında felsefe derslerini alan kızım Pınar’dan dinlemiştim. Daha sonraki süreçlerde basından, medyadan Sayın İnam’ı izlemeye çalıştım. Geçen yıl üniversitemizde emekli olan arkadaşımız Prof.Dr. Zuhal Bahar’ın emeklilik töreninde yaptığı ve “umudun senfonisini yaratmalıyız arkadaşlar”diyerek tamamladığı konuşmayı zevkle dinledik. Şubat 2015’te Seferihisar’da düzenlediğimiz üç oturumluk sempozyumda da yan yanaydık. Son olarak da Sayın Prof.Dr. Yılmaz Büyükerşen’e YKKED-2015 Aydınlanma Onur Ödülü beraber olduk.
Felsefe nedir? Felsefe Yunanca “sevgi”anlamına gelen “phileo”sözcüğü ve “bilgi”, “bilgelik” anlamlarına gelen “sophia” sözcüğünün birlikteliği olup; “bilgelik sevgisi” ya da “bilgi sevgisi” olarak tanımlanır. Felsefe kavramı, bilgeliğe ve bilgiye değer vermenin, merakın, sorgulamanın, soru sormanın, anlamanın algısal bütünlüğüdür. İlk kez Pisagor tarafından MÖ 580-500 yılları arasında kullanılmıştır. Değişik kaynaklara göre Felsefe insanın niteliğini, dünyanın yapı ve işleyişini anlama,gerçeği bulma ve öğretme yolunda bitmeyen arayıştır. Bir başka tanımla felsefe insanı iyiye, doğruya ve güzele yönelten bir düşünce biçimidir.Geçenlerde sosyal medyada EmrahSERBES’inBirgün gazetesinde 5 Şubat 2005 tarihinde Sayın Ahmet İnam’la yapılan ve “Felsefe Şeytanla Muhabbettir” başlığını taşıyan bir söyleşi karşıma çıktı. Güncelliğini hala koruyan söyleşiyi merakla altını çizerek okudum. Üniversitede iki arkadaşımla, bir öğretmen arkadaşımla da söyleşi üzerinde keyifli bir tartışma yaptık. Hatta haftaya evlenecek olan genç bir asistan arkadaşımıza da söyleşi metnini da armağan ettim ve okullarımızda yeterince yer almayan felsefe derslerini, konuşma dillinde meraklı sorular soran arkadaşlarımızın “felsefe yapma”ifadesi ile nasıl bastırıldığını düşündüm.
Söyleşiyi yapan arkadaşımız Ahmet Hoca’ya memleketin durumunu soruyor. Hocanın yanıtı hala güncel “Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene önce Platon da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikayet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa Entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur” Burada “mutlu ve memnun” adam ayırımını yaparak “nasıl bir entelektüel?” tartışması önemli.
Hoca bu söyleşide insan, estetik davranışıyla ilgili olarak “ Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var”. ifadelerini kullanıyor.Söyleşiyi yapan arkadaş hemen ne yapmalı anlamında bir soru soruyor: “Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi. Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen’den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike”diyerek yaşam sevincinin kaybolmasına yönelik bir uyarıyla karşımıza çıkıyor.
Ahmet İnam Hoca ODTÜ ve öğrencilere yönelik soruya “Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor. Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmaları aşırı gelişiyor.” şeklinde yanıt vererek çocuk yetiştirme tarzımızdaki aşırı korumacılığa ve çıkan sonuçlara vurgu yapıyor. Ahmet İnam başarı ve başarısızlık dışında üçüncü bir yol olarak yaratıcılığayönelik “Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.” ifadelerini öne çıkarıyor.
Ahmet Hoca bilgelik ile ilgili olarak ilginç yorumlar yapıyor: “Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana’yı Farsça’sından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer.Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan, hayatın içindedir. Leman’ı, Penguen’i okuduğu zaman esprileri anlar, melmel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur.” Hoca toplumdaki “yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez”bilgelik algısını işaret ederek “Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur.” diyor.
Hoca söyleşiyi yapan genç gazetecinin aşka dair sorularına da ilginç yanıtlar veriyor: “Aşkta benim teorim şu; aşk emek ister… Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir… Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler.Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla’yı sevmek değildir. Leyla’da bütün insanlığı sevmektir.”
Son soru mutlulukla ilgili: “Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, “bu dünya düzelmez arkadaş” deyip yatarım.” Bugün de kurtaramadık dünyayı ne yapalım” derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir. Örneğin Nietzsche, hayatı boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche’yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu söylemiş… Bütün bu kalıpların dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.”ifadeleriyle mutluluğu ve felsefeyi tanımlar.
Ahmet İnam Hoca böyle diyor, hayatı bir felsefeci olarak böyle okuyor. Sayfamdaki bu söyleşinin altına bir felsefeci arkadaş “Felsefeci sadece sorunun kaynağını ve çözümünü işaret eden kişi değil tek başına, nasıl olsa da değiştirsek diyendir.Ben sırf bu yüzden Neitzche den ziyade Marx a kulak veriyorum” derken bir başka felsefeci arkadaşım da “Felsefe, hayata tutkudur” notunu düşmüş. Siz ne dersiniz?


















