Bizim küçük oğul, Antalya’da iş tutmaktadır. Bir ara ağabeyi ile aynı mekânı kullanırlarken yanlarına bayağı bir gitmişliğimiz vardır. Küçük oğul, şimdilerde yeni bir mekânda bir başına kalmakta; biz de yanına bir türlü gidememiş bulunmaktayız. O nedenle benden çok annesiyle iletişim kurarak buralara ne zaman gelebileceğini haberdar eder. Biz de kendisini özlediğimizden beklemeye koyuluruz.
Bir gün bizi bayağı bir şaşırttı. Geleceğini haber verdikten sonra bizim gözlerimiz onu kapıdan çıkıp gelmesindeydi. Öyle olmadı. Günün ilerlemiş bir saatinde kendisini gelip almamız için Ölüdeniz’e bizi beklediği haberini aldık. Hehalde aracında sorun çıktı, diye düşündük, ya da arkadaşları ile eğlenmeye daldı, sonrasında da bizim onu oradan almamızın yerinde olacağını düşündü, diye akıl yürüttük. Meğerse, bizim küçük oğul, Antalya’da, o, beş kilometrelik işine gidip geldiği bisikletiyle bize gelmekteymiş.
İşin daha da tuhafı, bizim küçük oğul, Eşen dolayında anayoldan ayrılıp Boğaziçi, Uzunyurt, Karaağaç mahallelerimizin de üzerinde olduğu o sarp dağ yoluna kendisini vurmuş. Yokuşu da, inişi de bol o yolda akşamı etmiş. Gün ilerlemiş. İnişlerde sıktığı fren nedeniyle artık o balata lastikleri de iyice aşınıp iş görmez olmuşlar. Kendisinin o halini gören köy-mahalle sakinleri, mola verip dinlenmesi, kendilerine konuk olmasını, sabah yola çıkmasını bile önermişler. Yolda ise rast geldiği araç sahipleri de kendisini almak istemişler. O da, olur, diyememiş; pedal basmayı sürdürmüş. Akşamın alacakaranlığında ilelemekte olduğundan önünü de göremez olup gitmiş. Lambasının dolumu da o sıralar bitmiş. İşte o sıralar, kara bulutlarla kaplı gökyüzünde arada bir çakan şimşeklerin aydınlatmasından da yararlanarak yolu ancak görebilmiş.
Sonunda, güç-belâ, nasıl nasıl Ölüdeniz kumsalı yanına inebilmiş bizim küçük oğul. Biz de, aracımızla onu orada, akşamın ilerlemiş bir saatinde, şaşkınlık içinde, bisikletiyle, evimize alıp geldik.
O gecenin aslında öyküsü bayağı bir uzundur.
Seçim öncesi haftasında da aracıyla bize geldi. Aracında bisiklet bağı olduğundan onu da yanında getirmişti.
Bir sabah da yola çıkarak haftalar öncesinden kafasına koyduğu bisiklet gezisini gerçekleştirmeye gitti. Bu kez hedefinde, bizim de “Badem Çiçeği Şenliği” dolayısıyle iki otobüs dolusu kişiyle gidip ilk kez gördüğümüz Datça vardı. Önce eşim kaygılandı. Çünkü zorlu ve epey bir uzun yol olduğunu görmüştük. Elbet ben de şaşkındım.
Gündüz gözüyle Marmaris‘e vardığının haberini aldık. Annesi, orada gecelemesi için üsteledi. Sabah o zorlu Datça yoluna çıkacaktı.
Datça yoluna çıktığını da öğrendik. Bir zaman sonra da vardığının haberini aldık. Oradan karşı kıyıya; Bodrum‘a geçecek, otobüsle geri dönecekti.
Datça‘dan denize açıldıklarında rüzgâr sertleşmiş, deniz ise kabarmış da kabarmış; geriye dönmüşler. Ertesi gün hareket edilmiş.
Sonuçta gittiği gibi geri de geldi.
Anlattıkları arasında Göcek Tüneli’nden geçtiğinde oradakiler şaşırıp kalmışlar; para da isteyememişler. Şirinköy‘deki(Marmaris yol ayrımında) bir etkinliğe rast gelmiş; köylüler(!), “Ye.”, diye, eline, gözleme, ayran tutuşturmuşlar.
Datça‘nın, o çok dağlık, tepelik manzaralı, zorlu yolunda, çam ağaçlarından sarı toz bulutlarından başını alabilmek için sırtındaki atletini yırtıp kendisine bir maske yapmak zorunda kalmış. Bir yaşlı kişi de kendisine uyarıda bulunmuş; “Karşılara, tepelere sakın bakma, yere, önüne bak.” demiş. İyi de etmiş. Oğul, uçurumlarla dolu o yolda yaşadığı bir tehlike sonrası, yaşlı kişinin kendisine yaptığı uyarıya hak vermiş.
En ilginci de, -benim bu yazıyı döşememe neden olan(!)- bir başka olaydı. Oğul, uzun bir yokuş çıkıyormuş. O sıra kendisini geçip giden içi kalabalık bir Toros görmüş. Araç, gözden kaybolup gitmemiş; yokuşun başında durup kendisini beklemiş. İçeride konusu geçip konuşulmuş olsa gerek, araç içindeki aileden, gözleri görmeyen, yaşlı biri, inmiş. Bizim oğula yaklaşmış. Oğulun ellerini arayıp bularak ‘pekmezli bir ekmek‘(!) tutuşturmuş. “Bunu al, ye.” demiş.
Oğul, onu yolda yediğini ve yokuşları çıkarken yararını da gördüğünü, o sıralar kendisine daha bir can geldiğini belirtti.
İşte o yaşlı, gözleri görmez insanımız, yüce gönlüyle, yazacak olduğum bütün konuların önüne geçti. Bu yazıyı bitirirken benim de gözlerimi yaşarttı(!).
İyi haftalar…
___________________
Not: Seçimlere ilişkin yazı döşeyemediğimin bilincindeyim. Yukarıdaki yazıyı seçim öncesi bitiremiş, öylece bırakmıştım. Önce, “o yaşlı, gözü görmez yurttaşımızın insancıl yaklaşımını” dile getirmeyi, kendime bir görev saydım. Öylelikle ona olan insanlık borcumuzu bir parça olsun ödeyebileceğimizi düşündüm.
Köşe Yazarı: Davut Fen























