Mortırnaklar Kekova da
Bir varmış bir yokmuş misali akıp giden hayatlarımızda, bugün varız yarın yokuz öyleyse bu hırs bu kavgalar, bu doyumsuzluklar niye deyip sorgulayanlar da var, bu hayattan hiç ayrılıp gitmeyecekmişçesine hırslı, doyumsuzlar da var. İhtiyaç fazlası birikimler; kalabalıktır, yorgunluktur, zaman kaybıdır. Kefenin cebi yok deriz de bir türlü vazgeçmeyiz hırslarımızdan. Öteki tarafa giderken alıp yanımızda götürsek, mal girişi yasak .Mezarda kalıyor her şey sonrasında da huzur yok .Eşeleyip deşeleyip mezarı başımıza göçürecekler .Örneklerini yaptığımız yürüyüşlerde görüyoruz. Yıkılmamış ayakta kalan lahit yok gibi. Bu yürüyüşümüzde begonvilleri sarıp sarmaladığı lahite rastlamak ta varmış. Yürüyüşlerimizden aklımda kalıp sorguladığım bir farkındalık diyelim neyse bu hafta Üçağız’dan Çayağzı(Anriake)na inip parkurun sonunda Demre’de Noel Babayı ziyaret edeceğiz. Üç ağızlarda iniyoruz servis arabalarından. Grup liderimizin parkur hakkında kısa bir bilgilendirmesinin ve yürüyüş kurallarını hatırlatmasının ardından yürüyüşümüze başlıyoruz. Küçük bir tersanenin içinden geçiyoruz. Tekneciler sezona yetişme çabası içinde hevesle bakıma başlamışlar. Dilerim sezon iyi gider ve hevesleri kursaklarında kalmaz. Arkada teknecilerle sohbete dalan arkadaşları beklemek üzere verilen kısa bir molanın ardından devam ediyoruz. Yol kenarında daha önce görmediğim yabani bir çiçek görünce ota çöpe olan merakımı yenemeyip bir koklayayım diyorum, yolun kenarında oyalı yazma ve tülbentler satan bir kadın “avu (ağı) o zehirlidir pek pis kokar elleme “deyince koklamaktan vazgeçsem de daha sonra araştırmak üzere bir kaç fotoğrafını çekerken arkadaşlardan birisi “Yılan Bıçağı” olduğunu söyledi. Adını öğrenince sonrasında araştırma da kolaylaşıyor haliyle. Mübarek zehirli ama kökünden tohumuna kadar alternatif tıpta kullanılıyor. Genelde haricen lapası kullanılıyor. Dâhilen bilinçsiz kullanımlarda, zehirlenmelere ve kalpte ritim bozukluklarına sebep olup ölümle sonuçlanabiliyor muş. Yılan bıçağı, yılan yastığı, eşek kulağı, Buzağı otu vb.. İsimleri de var. Hayvanların bu bitkiyi zehirli olduğu için yemediklerini de öğrendim de hep merak ederim nasıl biliyorlar bu mahlukat alemi rehberlerimiz neyin yenip neyin yenmeyeceğini. Onu araştırmadım sırada o var daha neyse aman ha ellemeyin sakın. Olur da denemeye falan kalkarsanız sorumluluk sizde. Parkura dönelim hemen. Yolumuz düz bir araziye çıkıyor. Sağ tarafımızda tepede sonradan adının sağ kale olduğu bilgisine ulaştığım bir kale kalıntısı görünüyor. Tarihe el sallayıp geçiyoruz. Parkur yorucu olmasa da zemindeki kayalar yürürken dikkat gerektiriyor. Acayip şekilli, keskin taşlarla dolu her taraf. Karstik arazi diye geçiyor. Bu özelliğe sahip arazilerde bulunan kayalar hava şartlarının ve yağmurun etkisiyle eriyip şekil değiştirebiliyormuş. Buradaki iskelet artığı benzeri taşlara da “Lapya”deniliyor muş. Bahçe düzenlemesinde ve akvaryumlarda tercih edilen bir taş türü. Neyse biz yolumuza bakalım ki tökezlemeden, düşmeden ilerleyelim. Gökkaya Koyu civarında ilerliyoruz. Buradan Çayağzı Limanında barınan teknelerin direkleri görünmeye başladı. Koyun ortalarında birçok kayalık ve adacıklar var. Koya bakan eski bir taş evin etrafında verilen molanın ardından yemek ve yüzme molası için Çakıllı Plajına doğru devam ediyoruz. Nihayet plaj göründü. Hazırlıklı gelenler denizin keyfini çıkarırken acıkıp yorulanlar da kendini kumlara attı diyeceğim ama plajda kum yok. Yumruk büyüklüğünde bembeyaz taş her taraf neyse yorulunca taşlar da pamuk gibi geliyor. Doyduk, dinlendik kalkma zamanı. Kapaklı’ ya doğru devam ediyoruz. Ara ara eski sarnıçlar ve kuyulara rastlasak ta kullanabileceğimiz bir su kaynağı yok. Sarnıçların ve kuyuların ağızlarını hayvanlar düşmesin diye çalılarla kapatmışlar. Parkurun sonuna gelmek üzereyiz başımı kaldırıp bakınca Çayağzı’na inmiş arkadaşları görüyorum. Yine çook gerilerdeyim ama plaja dizilmiş Mortırnaklar’ı izleyip fotoğraflamak buna değer. Arkada 5-10 kişi kaldık yetişmemiz lazım derken derme çatma tahta bir köprüye geliyoruz. Karasu çayının üzerinden plaja geçişi bu köprüden yapıyoruz. Az ileride Karasu Çayı denize dökülüyor. Plaj incecik kumlarla kaplı. Dikkatle bakınca kumların rüzgarın etkisiyle yer değiştirip akıp gittiğini gözlemleyebilirsiniz. Sürüklenip giden kumlar plajın gerisinde yamaçlar ve kum tepecikleri oluşturmuş. Patara Plajında da aynı tepeciklere rastlamıştım ama bu kum akışını orada gözlemleyememiştim. Denizin 100-150 m ilerisini dalgalar bulandırdığına göre sanırım burada deniz sığ devam ediyor .Çocuğu olan aileler için uygun bir plaj denilebilir. Tarihte Çayağzı Limanı(Andriake), Myra’nın liman kenti olarak geçiyor.. Bizler de bu limandan Mortırnaklar olarak geçip gidiyoruz. Kalıcı olmasa da dost sohbetlerimizi, sıcak gülüşlerimizi ve az sonra dalgaların silip yok edeceği ayak izlerimizi arkada bırakıp el sallıyoruz rüzgara karşı. Demre Çayı’nın denize döküldüğü yerde büyükçe bir tahta köprüden geçip Demre’ye ulaştık. Noel Baba (St.Nichalous) Kilisesi pazar günü ziyarete kapalı imış. Neyse ki geçen sene ziyaret etmiştik Noel Babayı bu sene de o bizi ziyaret etsin bekliyoruz. Kilise civarında yarım saatlik bir dinlenmenin ardından arabalara bindik. Dönüş yolumuz uzun. Bedenler yorgun, ruhlar dinlenmiş olarak yolcu yolunda gerek diyoruz. Keyifli bir yürüyüşü daha tamamladık. Daha yürüyecek çok yol görecek, öğrenecek çok şey var. Sağlıcakla kalın.
Yazan: Bahriye DOYLAN Fotoğraflayan: Yusuf CERAN ve Bahriye DOYLAN





























