MORTIRNAKLAR DALYAN’DAN EKİNCİK KOYUNA YÜRÜDÜ
Heyecanla beklediğim pazar günü için bir gece önceden cep telefonumun alarmını ayarlamama rağmen kapı zilinin çalmasıyla uyanıyorum güne. İki arkadaşım kapıda. Geç kaldığımı fark ederek saate dahi bakmadan seri şekilde hazırlanıp eşim oğlum ve ben çıkıyoruz evden. Servise yetişiyoruz ve her zamanki toplanma noktamız Fethiye Merkez Saliha Sultan Pastanesindeyiz.
Kısa bir zaman geçmesine rağmen ne kadar da çok özlemişim arkadaşlarımı. Herkes iç içe sarılarak özlem giderme yarışında. Bu yarışa bende dahil oluyorum. Tüm arkadaşlarımla selamlaşıp öpüyorum. onları. Sabah çayımı yudumlarken benim her günkü klasiğime geçiyorum. Sokak hayvanlarını doyurma telaşına düşüyorum. Bugün şans kuşlardan yana. Aldığım bir simidi kuşlarla paylaşıyorum . Paylaştıkça ne kadarda çoğalıyor her şey sevgili dostlar. Kuşlar benden daha çok simit yemesine rağmen onlardan önce ben doyuyorum. Öylesine zarif varlıklar KUŞLAR… Hiç kavga etmiyorlar . Aralarındaki uyum çok etkiliyor beni. Karnım simitle yüreğim sevgiyle doldu.
Bunun huzurunu yaşarken grup liderimiz ve aynı zamanda eşim olan Yusuf CERAN’ın uyarısı geliyor kulağıma… “Gidiyoruz” diyor. 54 mortırnak üyesi arkadaş ile birlikte bizi bekleyen araçlara biniyoruz bu gün üç servis aracı eşlik ediyor yolculuğumuza. Bu günkü rotamızda Dalyan-Kaunos, Ekincik ve Sultaniye Kaplıcası var. Yürekler gibi havada açık ve sıcak. Bir gün önce yağan yağmurun etkileri var doğada. Sanki daha bir canlanmış. Göcek ve Ortaca’yı geçtikten sonra Dalyan’a ulaşıyoruz.
Grup liderimiz Yusuf CERAN teknelerle karşıya geçmemiz gerektiğini belirterek tekne sahipleri ile pazarlık yapıyor. Fiyatları çok yüksek tutsalar da eşim buna fırsat vermiyor ve istenilen ücretin dörte biri fiyatına anlaşma sağlanıyor. 54 mortırnak üyesi arkadaş iki tekneye doluşuyoruz Sabahın erken saatlerinde ne kadar da güzelmiş DALYAN. Pırıl pırıl bir hava ve büyüleyici bir sessizlik. Bu sessizliği teknelerin motor sesleri bozuyor. O anı ölümsüzleştirmek için hemen bir kaç kare fotoğraf çekiyorum. Tekne ile gitme mesafemiz çok kısa ve yürüyüşe başlama noktamız Kaunos’a ulaşıyoruz. Grup üyeleri toplandıktan sonra grup liderimiz bu günkü yürüyüş parkuru ile ilgili bilgilendirme yapıyor. Grup kurallarına uyumu da nazikçe sıkıştırıyor araya ve yürüyüşümüz start alıyor. Taş döşemeli dar bir yoldan başlıyoruz yürüyüşe. Çiçek açmış ağaçlar, yol kenarları yemyeşil otlar ve çimenlerle bezenmiş. Sağ tarafta ekin tarlaları ilişiyor gözüme ve içinde sanki elle serpiştirilmişçesine sarı ve beyaz papatyalar görüyorum. Yürümek yerine kendimi bu sarı yeşil renk cümbüşünün içine atmak istiyorum ama geride kalmak istemediğim için fotoğraf çekmekle yetiniyorum. Çok geçmeden tarih kokan Dalyan ilçesi sınırlarında bulunan tarihi KAUNOS’a geliyoruz.
Kaunos Köyceğiz Gölü’nü Akdeniz’e bağlayan Dalyan kanalı kıyısındaki Kaunos antik kenti limanın kuzeyinden başlayan ve Dalyan köyünün üst kısmındaki kayalıklarda son bulan bir tarihi yerleşim yeri. Buranın diğer bir adının da “Kbid” olduğunu öğreniyorum. Üzerinde çalışılsa daha da büyüyecek bir antik şehir burası. Buranın ilk kez İngiliz Rd. Hoskyn tarafından 1840 yılında keşfedildiği ve bir çok imparatorluğun yönetimine geçtiği bilgisini ediniyorum. Eşim bu anı ölümsüzleştirmek istiyor ve birkaç kare fotoğrafımı çekiyor. Bu yorgun ve yaşlı şehir geçen zamana direnmiş olmakla birlikte her geçen gün gücünün azalmakta olduğunu gözlemliyorum. Zamana yenik düşen kısımların yerini yapılacak kazılarla ortaya çıkarılacak olan kısımlar devralacak gibi görünüyor. Gezmemiz için bize tanınan 20 dakika hemen bitiverdi. KAUNOS’tan ayrılıyoruz ve Çandır köyüne doğru ilerliyoruz. Köyün girişinde henüz yapımı tamamlanmamış cami inşaatı ve çalışanlar görüyorum. Köylülerin “…buyurun gezebilirsiniz” sözlerine kayıtsız kalamıyorum o huzur veren atmosfere bırakıyorum kendimi. Caminin içerisinde hala çalışmalar devam ediyor. Kadınlar temizlik telaşında ve caminin iki gün sonra açılacağının heyecanıyla hummalı çalışmaya daha fazla engel olmak istemiyorum ve oradan ayrılıyorum. Çandır köyü merkeze geldiğimizde son haftalarda grup liderimizin rutine bağladığı ve Beden Eğitimi Öğretmenimiz Mustafa Serkan hocamız yaptırdığı egzersiz hareketlerini köydeki vatandaşların ve çocukların şaşkın bakışları arasında tamamlıyoruz. Gülüyorum içimden… Daha sonra dar bir patikaya giriyoruz. Tam benlik bir parkur burası. Toprak yol ve ince dalların hışırtıları coşturuyor bedenimi. Bana öylesine huzur veriyor ki kuş sesleri ile birlikte içimdeki coşku doruk noktasına ulaşıyor. Topraklı yol azaldı daha taşlı bir patikaya giriyoruz bu sefer. Bu keyifli yürüyüşü müzikle daha da zenginleştiriyorum. Grup liderimiz uygun bir yerde toplanma ve meyve molası verdikten sonra yürüyüş mesafesinin az kaldığını mola verilmeden Sultaniye Kaplıcalarına kadar yürüneceğini sonra isteyenlerin şifalı sıcak havuzlara girebileceğini söylerken o an bir yıl öncesine dönüyorum. Geçen yıl aşırı yağmurlar nedeniyle Sultaniye Kaplıcalarına su bastığı için giremediğimizi sadece yürüyüş yaptığımızı hatırlıyorum. Her ne kadar ben tercihen deniz ve havuzda sakin yerleri tercih edenlerden olsam da arkadaşlarımın bu mutluluğu yaşaması benim de mutluluğumu artıracağından ve orayı görme arzusuyla ayaklarımın ritmini biraz daha hızlandırmaya çalışıyorum ve kısa bir süre sonra Köyceğiz Sultaniye Kaplıcasındayız. Öğle yemeklerimizi yemek için masalara oturuyoruz.
Bir gün önceden ellerimle açıp yaptığım su böreği için arkadaşlarımı davet ediyorum. Daha masaya tam oturmadan iştahlı bakışların ellerinde bitiveriyor börekler. Ne güzel şey güzellikleri paylaşmak , anlatılamaz bir haz bu. Yemeğini yiyen kendini havuza atıyor. Eşim kaplıcanın suyunun çok sıcak olduğunu söylüyor. Bende merakımı yenemiyorum ve suya dokunuyorum gerçekten de havuzun suyu çok sıcak. Cafeterya tarzında hizmet veren bir yer burası. Biraz bilgi edinmek istiyorum. Hellenistik dönemden beri bilinen kaplıcaların su bileşiminde potasyum, hidrasülfat , mağnezyum, alimünyum gibi minerallerin bulunduğu, suyun sıcaklığının 30 ila 38 derece arasında olduğunu duyduğumda şaşırıyorum. Buraya hem deniz hem de karayolu ile uluşmanın mümkün olduğunu öğreniyorum. Bu kaplıcanın romatizma, deri hastalıkları, kadın hastalığı ve ruhu yorgunluklar için tedavi edici olduğunu öğrendiğimde biraz pişmanlık sarıyor beni. Bir ara havuza girmek için yeniden hazırlansam da bu hazırlığım teşebbüs aşamasında kalıyor.
Grup üyesi arkadaşlarımın yarısının oturmayı tercih ettiğini gözlemliyorum ama havuza girenlerin keyfi gerçekten görülmeye değer. Her ne kadar zamanın yorgunluğu yüzlerdeki çizgilerde, saçlardaki aklarda kendini gösterse de , herkesin coşku içinde eğlendiğini, mutlu olduğunu görmek duygulandırıyor beni. İyi ki bu yürüyüşler ve etkinlikler var, hem spor yapıyor, hem sosyal çevre ediniyor hemde farkında olmadan terapi olduğumuzu bir kez daha anlıyorum. Saatler 15.00’i gösteriyor zorla havuzdan çıkardığım oğlumu giydiriyorum ve üşütmemesi için hemen araca bindiriyorum. Ne kadar da hızlı geçiyor zaman. Gün mortırnaklar günü olunca birileri saatlerin ayarlarıyla mı oynuyor. Avuçlarımın arasına alsam sımsıkı tutsam da geçmese zaman. Geçip gitmese bu güzellikler. Zaman hep MORTIRNAKLAR’lar olsa diyorum…
Sevgiyle kalın…
YAZAN : Sevgi CERAN
FOTOĞRAĞLAR: Sevgi-Yusuf CERAN
TARİHİ BİLGİLER: Yöre halkı ve İnternet araştırmalarından
derlenmiştir.





























