Doyumsuz manzaralar ve içime işleyen soğuk eşliğinde her yeri dökülen maşrutka, sonunda Kazbegi ‘nin Stalin Meydanına geliyor.
Bakmayın meydan dediğime, bir yanında Aleksandr Kazbegi’nin mütevazi bir heykeli olmasa, boş bir arsa denebilir.
Yazar Kazbegi’nin heykelinin hemen yanında bulunan, kulübeyi andıran Lomi Pansiyona giriyorum.
Soğuktan büzülmüş haldeyim, bir Gürcü kız açıyor kapıyı, babası veya kocası olduğunu anlayamadığım adamı çağırıyor, ikisi de tek kelime İngilizce bilmiyorlar. El kol halleri ile anlaşıyor ve yazar Kazbegi’nin beş metre yanı başındaki odayı tercih ediyorum.
Kız yatağımı hazırlıyor, gülen gözleri, maharetli elleri ile güzelleşen odam, gıcırtıyla kapanan kapının ardında loşluk ve Kafkas soğuğuna teslim oluyor.
Az sonra, Tengi nehrinin üzerindeki küçük köprüden yukarılara uzanan toprak patikadayım, 2200 metre yükseklikte Gürcü’lerin hac yeri olan Tsiminda Samebo ( Kutsal Ruh ) Kilisesi’ne doğru uzanıyor çamurlar içerisinde.
Kazbegi yerleşimi 1750 metrelerde olduğuna göre, helezon gibi çıkacağım patika 450 metre yükseğe götürecek beni. 5047 metre yüksekliğindeki Kazbegi dağının buzul dolu zirvelerinin gözlenebileceği en güzel nokta burası.
Saatlerce tırmanıyorum, soğuktan ürperen vücudum, bu kez terlere gark oluyor. Fotoğraflarından tanıdığım panoramanın tam içindeyim artık. Yeşil kadife gibi çimenler ve sarıdan mor renge çıldırtıcı kır çiçekleri ile hemhal demlerindeyim. Sessizliği, kameramın deklanşör sesi bozuyor sadece.
Allah’tan, yolda karşılaştığım iki genç kızın; “ hava çok soğuk, az sonra da yağmur başlayacak, bir köşede votka içmek varken, tırmanmak için iyi bir gün değil “ ikazlarına kulak asmamışım.
Muhteşem bir panoramada, manastır’ın içinde ve cephesindeki taş oyma işçiliğine hayran oluyorum.
Kars civarı’nın Selçuklu Kümbetleri, Anadolu Selçuklularından Mengücekliler’in eseri Divriği Ulu Camii’nin muhteşem kapısındaki taş oymaları, üç boyutlu rozetleri karşıma çıkıyor burada, coğrafyalardaki kültür paylaşımlarının en somut örnekleri olarak.Harika panoramaya doymak mümkün değil, çaresiz, geldiğim toprak patikadan, döne döne iniyorum. Neredeyse, tüm sokaklarına giriyorum Kazbegi’nin, neredeyse bütün köpeklerini ayağa kaldırıyor, peşime takıyorum.
Vladikafkas yolunda yürüyerek, çöken akşam serinliğini bertaraf etmeye çalışırken, birkaç gün önce geçtiğim Güney Osetya düşüyor aklıma. Ağır silahlarla, evlerinin bahçesinde çamaşır asarken vurulup düşen ak saçları kan içinde yaşlı kadınları hatırlıyorum.
Küçük bir bakkal dükkanında pasta hazırlayan kızı görünce dayanamayıp, önündeki tepsiden bir parmak pasta alıyorum.
Genç kız “ cezalısın “ diyerek elime vurunca, “ bana el yapımı şarap ver o zaman, ödeşelim “ diyorum gülüyor, barışıyoruz.
Kendi yaptıkları şaraptan, litrelik bir kola şişesine dolduruyor, zorla 3 GEL ( Gürcü Lari’si ) ödüyorum.
Güneş, batarken kızıla boyuyor her yanı, daha da soğuyor hava. Çobanlıktan, yazarlığa yükselen Aleksandr Kazbegi ile hasbıhal anları gelmiş olmalı.
Soğuktan morg’a dönmüş odamın perdelerini açıyor, henüz kırkbeş yaşındayken hayattan çekilen Kazbegi’nin heykeli ile sohbete dalıyorum.
Sabah, Stalin Meydanı tertemiz, dün akşamüzeri evlerine dönen inekler ve domuzların pisliğini temizlemiş olmalı çöpçü kadınlar.
İri siyah bir domuz homurdanarak yiyecek arıyor meydanda. Uzaklarda Gergeti Buzulu, bulutların ardında, kendini göstermeye nazlanır gibi.
Sıkı bir yağmur başlıyor, oysa ben; on kilometre ilerideki Darial’a yürüyüp, Çeçenistan’a girmeyi düşünüyordum. Soğuk gözümü korkuttu, hasta olmamam gerek, zira; daha uzun zaman sırtçantamla yollarda olacağım.
Ani bir kararla, Gürcistan’ın kuzeyine Svan halklarının ülkesi Svaneti’ye gitmeye karar veriyorum.





















