BÜKREŞ / ÇAVUŞESKU’NUN TERMOMETRESİ
İki ay önce Romanya’daydım eşimle. Karpat Dağları’nın gölgesindeki Transilvanya’nın Orta Çağ kentlerini, korunmuşluğunu görerek, pek çok sancılar yaşamış, Çavuşesku’nun keyfi tahribatlarına rağmen, Avrupa’nın pek çok ülkesinden çok daha anlamlı anılarla döndüm. Kader bu ya, Fatih Sultan Mehmet, ne çektiyse kan kardeşi olduğu devşirmelerden çekmiş.
Arnavutlar’ın ulusal kahramanı İskender Bey’in ekmeğini yediği Osmanlı Hanedanı’na nasıl savaş meydanlarında kök söktürdüğünü çoğumuz hatırlar. Öyle ki; topraklarına yaklaşan üç Osmanlı Ordusu’nu farklı coğrafyalarda aynı anda bozguna uğratarak, Fatih’i on yıllık barış antlaşması yapmak zorunda bırakır. Fatih’in Osmanlı Sarayı’nda beraber büyüdüğü diğer kan kardeşi olan Kazıklı Voyvoda ( Vlad Tepeş ), İskender Bey’le aynı döneme denk gelen tarih diliminde yine Fatih Sultan Mehmet’i o kadar uğraştırmıştır ki; 150 bin kişilik Osmanlı Ordusu’nu 30 bin kişilik ordusu ile bozguna uğratarak, Targovişte’de Padişah’ın çadırına kadar sokulup öldürmeye kadar vardırmıştı bu çılgınlığını. Neyse, Sighisoara Vlad Tepeş’in doğduğu kent ve bir evi Batı’nın göbekli turistlerine doğduğu ev diye yutturarak her daim önünde gişe kuyrukları oluşmasına neden oluyorlar. Sibiu, kelimenin tam anlamıyla ipek gibi bir Orta Çağ kenti. Piata Mare ( Büyük Meydan )’ın altındaki devâsa depoların hâlâ yerlerinde duran ambar kapaklarının, Osmanlı baskınlarında yeterli yiyecek depolamak amaçlı yapıldığını öğrenince şaşırmıştım.
Braşov, bir endüstri kentinin diğer yandan kentsel mimariyi ve çevresel değerleri nasıl koruduğunun ibret verici coğrafyası idi benim için. Aynı zamanda da Çavuşesku’nun yıkımına neden olan büyük isyanın başladığı emekçi kentiydi Braşov. Transilvanya kentlerine dair oldukça hacimli gezi notları yazmıştım, iki aydır hâlâ bilgisayar ortamına yüklemeye çalışıyorum fotoğrafları ile birlikte. Muhtemel, zaman içinde bu kentlerden çarpıcı paragraflar aktaracağım. Bükreş, onca ülke ve kent gezdiğim halde şok etti beni. Burnumun dibindeki böylesi muhteşem bir kente şimdiye kadar gel(e)memiş olmanın utancını yaşadım. Başkentler, genelde devletin ve rejimin gücünü, otoritesini yansıtır, Kapitalist metropollerden, Sovyetler’in kadîm cumhuriyetlerine kadar bu debdebeli, halkı ürkütücü ezici binaların amacı hiç değişmez, rejimin halk üzerinde caydırıcı rolü böyle hissettirilir. Çavuşesku’nun son balkon konuşmasını yaptığı Romen Komünist Partisi Merkez Komite Binası’ndan, Primeverii semtindeki villalarına kadar Çavuşeskular’ın izini sürdüm. Haklarında, leyhte ve aleyhte anlatılacak çok şey var, eski tüfek Komünist yoldaşları bile O’nun “ sütten çıkma ak kaşık olmadığını “ söylüyorlar. Ama, ben, 1989 devriminden sonra Romanya’nın ahlâksız sermayeye bilinçli olarak teslim edildiği kanısındayım gördüklerimden sonra. Nikolai Çavuşesku’nun başlatıp, bitişine aylar kala görmesinin kısmet olmadığı Parlamento Sarayı, bugün Avrupa’nın en büyük binası. Teknik ölçülerini vermeye gerek yok, yapılacak binaya yer açmak için, 30.000 ev, 35 dinî yapı yıkılmış. Yıkılan evlerden çevreye yayılan başıboş köpekler, yıllarca Bükreş’i ziyaret eden gezginlerin korkulu rüyası olmuştu. Beş sene önce niyetlendiğim halde, eşimin köpek korkusu yüzünden iptal etmiştim Romanya gezimizi. Gelelim Çavuşesku’nun termometresine. Batılı devletlerin şımarttığı Komünist rejim, kontrolü kaybederek artan dış borçlarla baş edemez durumdadır. Üretilen kaliteli mahsüller ihraç edilirken, Romen halkı, ithal edilen kalitesiz gıda ürünlerini karne ile almak zorunda bırakılmıştı. Rejim, tasarruf tedbirleri kapsamında 10 derecenin üstündeki havalarda kalorifer yakılmasını yasaklamıştı. Ne var ki; Balkanlar’ın dondurucu kış günlerinde bile, devlet radyo ve televizyonları hava sıcaklığını hep 10 derecenin üzerinde veriyordu.
Öyle olunca, zaten sindirilmiş halk, korkudan soğukta oturuyor, cesaret edip kalorifer yakanlar yasalara karşı geldiği için ağır cezalara çarptırılıyordu. Romanya’dan haberler, bilgiler çok, yazarım yeri geldikçe. İnsanoğlu işte, paçayı kaptırmaya görsün…





















