MENTÖRÜN PENCERESİ Hakan BİROL
HERKESE YETİŞİRKEN KENDİNE GEÇ KALMA
Bir sabah yine yorgun uyanıyorsun. Alarmdan değil, düşüncelerden. Daha güne başlamadan zihninde bir liste var: aranacak insanlar, cevaplanacak mesajlar, halledilecek işler, beklentiler… Hepsi başkalarına ait. Ve sen, yine o listede yoksun. Çünkü sen “sonra”sın. Sen hep biraz daha bekleyebilirsin. Alışıksın.
Bu yazı tam da o noktada duruyor. Herkese yetişirken kendine geç kalanlara… Güçlü görünen ama içten içe tükenenlere… “Biraz daha dayanayım” diyerek yıllardır kendini erteleyenlere.
Kendine geç kalmanın en zor yanı şudur: İnsan bunu çoğu zaman fark ettiğinde çok yorulmuştur. Çünkü kendini ihmal etmek gürültüyle değil, sessizlikle olur. Kimse sana “Dur, kendini unutuyorsun” demez. Aksine seni güçlü bulurlar, fedakâr derler, örnek gösterirler. Ama kimse geceleri senin ne kadar yorgun uyuduğunu bilmez. İçinden geçen “Ben ne zaman?” sorusu hep yarım kalır. İşte bu yüzden kendine dönmek cesaret ister. Çünkü bu, ilk kez başkalarının beklentilerinden çok kendi ihtiyaçlarını ciddiye almak demektir. Küçük bir mola almak, suçluluk duymadan dinlenmek, bazen hiçbir şey yapmamak… Bunlar zayıflık değil, onarımdır. İnsan kendini ihmal ederek güçlü kalamaz; sadece alışır. Ama alışmak, iyileşmek değildir. Eğer bugün içinden bir şey “artık dur” diyorsa, onu bastırma. Çünkü o ses senin düşmanın değil, pusulan. Hayat hızlandıkça kendine dönmek gecikmez; ertelendikçe kaybolur. Ve insan kendini kaybettiğinde, hiçbir yere tam varamaz.
Bazen kendine geç kalmanın nedeni yoğunluk değil, alışkanlıktır. Hep böyle yaşadığını sanırsın. Önce başkaları, sonra sen… Bu sıra zamanla değişmez bir kural gibi yerleşir hayatına. Oysa bu bir kural değil, öğrenilmiş bir davranıştır. Ve öğrenilen her şey gibi değiştirilebilir. Kendin için bir alan açmak devrim yapmak değildir; çoğu zaman bir karar vermek kadar basittir. “Bugün bu kadar yeter” diyebilmek, “Şu an buna gücüm yok” demek, “Buna hayır” diyerek dünyayı yıkmamak… Bunlar insanın kendiyle kurduğu en sağlıklı ilişkilerdir. Unutma, herkesin sana alıştığı hâlin senin en iyi hâlin olmak zorunda değil. Bazen insanlar sen değiştiğinde şaşırır; çünkü senin hep veren, hep toparlayan olmanı beklerler. Ama sen de değişirsin. Çünkü büyümek, herkese yetmek değil; kendini de hesaba katmaktır. Hayat, seni tüketerek değil, seni de içine alarak ilerler. Ve sen kendine yer açtıkça, başkalarına verdiğin şeyler de daha gerçek, daha sağlam olur.
Modern dünyanın görünmeyen bir hastalığı var: sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğu. Herkese cevap vermek, her şeye yetişmek, kimseyi kırmamak… Bunlar zamanla erdem olmaktan çıkıp yük hâline geliyor. Çünkü başkalarına “evet” dedikçe, kendine sessizce “hayır” diyorsun. Ve bu hayır, fark edilmediğinde içini boşaltıyor.
Bir mentör olarak şunu çok net söyleyebilirim: İnsanlar çoğu zaman başkaları için güçlü kalırken, kendileri için zayıf düşüyor. Yardım eden, toparlayan, çözüm üreten kişi oluyorsun. Ama sıra sana geldiğinde “Ben iyiyim” diyorsun. Çünkü iyilik, senin için bir rol hâline gelmiş. Oysa herkesin güçlü olma hakkı kadar yorulma hakkı da vardır.
Kendine geç kalmak bir anda olmaz. Küçük küçük olur. Bir planı iptal ederek başlar. Bir hayali “şimdi sırası değil” diye rafa kaldırarak devam eder. Bir ihtiyacı görmezden gelerek büyür. Ve gün gelir, aynaya baktığında şunu fark edersin: Herkese yetmişsin ama kendine yabancılaşmışsın.
Çoğu insan kendini ihmal ettiğinin farkında bile değildir. Çünkü ihmal, bazen fedakârlık kılığına girer. “Ailem için”, “işim için”, “çocuklarım için”, “beni bekleyenler var” cümleleri çok tanıdık gelir. Ve hepsi değerlidir. Ama şu soru sorulmadığında tehlikelidir:
“Ben bu hikâyede neredeyim?”
Kendini sona bırakmak erdem değildir. Uzun vadede bedeli ağırdır. Çünkü tükenen bir insan kimseye gerçekten iyi gelemez. Güçlü görünen ama içten içe boşalan insanlar, bir gün sebepsizce patlar. Ya hayata küser ya kendine.
Burada bir yanlış anlaşılmayı düzeltelim: Kendine öncelik vermek bencillik değildir. Bu, sorumluluktan kaçmak da değildir. Bu, denge kurmaktır. Uçağın kalkış öncesi yapılan o meşhur anonsu hatırla: “Önce kendi oksijen maskenizi takın.” Çünkü sen nefes alamazsan, kimseye yardım edemezsin.
Ama çoğumuz bunu tersinden yaşıyoruz. Önce herkese koşuyor, en sona kendimizi bırakıyoruz. Sonra da “neden bu kadar yorgunum?” diye soruyoruz. Cevap çok basit ama can yakıcı: Çünkü sen kendinle ilgilenmeyi hep erteledin.
Kendine geç kalmak bazen sessizdir. Belirti vermez. Ta ki bir gün hiçbir şeyden keyif almamaya başlayana kadar. Başarılar bile tat vermez. Dinlenmek suçluluk hissettirir. Durmak korkutur. Çünkü durursan, yıllardır kaçtığın o boşlukla yüzleşeceksin. İşte tam burada durmak gerekir.
Bir mentör olarak en sık söylediğim cümlelerden biri şudur:
“Hayat senden kaçmıyor, sen kendinden kaçıyorsun.”
Kendine dönmek için büyük değişimler yapman gerekmez. İşini bırakmak, her şeyi sıfırlamak zorunda değilsin. Bazen küçük ama net sınırlar yeterlidir. Her mesajı anında cevaplamamak. Her davete gitmemek. Her yükü üstlenmemek. Bunlar reddetmek değil; kendini korumaktır.
Kendine zaman ayırmak, başkalarından çalmak değildir. Bu bir yatırım. Çünkü sen toparlandıkça çevrene de daha sağlıklı bir hâl sunarsın. Daha sabırlı, daha net, daha gerçek.
Şunu da bil: Herkesi memnun etmeye çalıştığında, sonunda kimse gerçekten memnun olmaz. Çünkü sen tükenirsin. Tükenen insanın verdiği şey eksiktir. Ama kendine iyi davranan insanın varlığı bile iyileştiricidir.
Belki uzun zamandır kendinle konuşmuyorsun. Belki ne istediğini sorsalar cevap veremiyorsun. Bu bir eksiklik değil, bir işarettir. Hayat sana yavaşça şunu söylüyordur: “Artık beni de dinle.”
Bugün her şeyi düzeltmek zorunda değilsin. Ama bir farkındalık yeterli. Şu cümleyi içinden dürüstçe geçirmen bile bir başlangıçtır:
“Ben de önemliyim.”
Herkese yetişmek zorunda değilsin. Her şeyi taşıyamazsın. Ama kendini yarı yolda bırakırsan, hiçbir yere tam varamazsın.
Unutma: Hayat seni başkalarına dağıtmak için değil, kendin olarak yaşaman için var.
Ve kendine geç kalmış olabilirsin…
Ama hâlâ gelmiş sayılırsın.






















