MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
EN BÜYÜK PRANGA: “EL ÂLEM NE DER?”
İnsan bazen zincire vurulmaz; ama yine de özgür değildir. Çünkü en ağır zincirler, görünmeyenlerdir. “El âlem ne der?” işte tam da böyle bir prangadır. Sessizdir, görünmezdir, ama insanın hayatını yönlendirecek kadar güçlüdür. Bir adım atmadan önce durduran, bir karar vermeden önce tereddüte düşüren, bir hayali başlamadan bitiren o iç ses… Çoğu zaman bize ait bile değildir; başkalarının bakışlarının içimizde yankılanan halidir.
Bu cümle, bir toplum refleksi gibi kuşaktan kuşağa aktarılır. Çocukken öğrenilir, büyüdükçe kök salar. “Aman ayıp olur”, “İnsanlar ne düşünür?”, “Herkesin içinde yapma”… Bu uyarılar, iyi niyetli gibi görünse de zamanla bireyin iç dünyasında bir sansür mekanizmasına dönüşür. İnsan artık sadece davranışlarını değil, düşüncelerini bile süzgeçten geçirmeye başlar. Ve en tehlikelisi şudur: Bir süre sonra başkalarının sesi, kendi sesiymiş gibi gelmeye başlar.
Oysa hayat, başkalarının onayını almak için yaşanacak kadar uzun değildir. Ama ne gariptir ki, pek çok insan hayatını tam da bunun için harcar. Giyeceği kıyafeti seçerken, seçeceği mesleği belirlerken, hatta kimi seveceğine karar verirken bile “el âlem”i hesaba katar. Sonra bir bakar ki, yaşadığı hayat kendisine ait değil. Kendi istekleriyle değil, başkalarının beklentileriyle şekillenmiş bir hayatın içinde bulur kendini.
Bu durumun en acı tarafı ise fark edilmesinin zor olmasıdır. Çünkü kişi çoğu zaman bunu bilinçli bir şekilde yapmaz. “Mantıklı olan bu”, “Doğrusu bu”, “Herkes böyle yapıyor” diyerek kendini ikna eder. Oysa bu cümlelerin ardında çoğu zaman tek bir gerçek vardır: Kabul görme ihtiyacı. İnsan, dışlanmaktan korkar. Yargılanmaktan, eleştirilmekten, yalnız kalmaktan çekinir. Bu korku, onu görünmez bir kalıba sokar.
Fakat şu soru kaçınılmazdır: Herkesin onayladığı bir hayat, gerçekten senin hayatın mıdır? Toplumun beklentileri ile bireyin arzuları her zaman örtüşmez. Hatta çoğu zaman çatışır. Bu çatışma anında insan bir seçim yapmak zorundadır. Ya kendi iç sesini dinleyecek ya da dış seslere teslim olacaktır. Ne yazık ki çoğu insan ikinci yolu seçer. Çünkü birincisi cesaret ister. Kendin olmak, sadece kendini tanımayı değil, aynı zamanda eleştirilmeyi göze almayı da gerektirir.
“El âlem ne der?” korkusu, sadece büyük kararları etkilemez. Küçük anları da çalar insandan. Kahkaha atarken kendini tutarsın, dans etmek isterken geri çekilirsin, fikrini söylemek yerine susarsın. Zamanla bu küçük geri çekilişler, büyük bir iç kapanmaya dönüşür. İnsan, kendi hayatının seyircisi haline gelir.
Oysa kimdir bu “el âlem”? Çoğu zaman belirsizdir. Net bir yüzü, net bir kimliği yoktur. Ama etkisi gerçektir. İlginç olan şu ki, insanlar çoğu zaman kendi hayatlarıyla o kadar meşguldür ki, başkalarını düşündüğümüz kadar düşünmezler bile. Yani aslında korktuğumuz şey, çoğu zaman bir yanılsamadan ibarettir. Ama bu yanılsama, hayatlarımızı yönlendirecek kadar güçlüdür.
Bu noktada şunu da görmek gerekir: “El âlem ne der?” düşüncesi sadece bireysel bir korku değil, aynı zamanda toplumsal bir alışkanlıktır. İnsanlar çoğu zaman başkalarının ne düşüneceğini tahmin etmeye çalışırken, aslında kendi zihinlerinde bir mahkeme kurarlar. Bu mahkemede hem yargıç hem sanık hem de savcı kendileridir. Ve çoğu zaman en ağır cezayı yine kendilerine verirler. Oysa gerçek hayatta kimse bu kadar acımasız değildir. İnsan, kendine davrandığından daha sert davranmaz çoğu zaman başkaları.
Sürekli “el âlem”e göre yaşayan biri, zamanla kim olduğunu unutur. Çünkü kimlik, seçimlerle inşa edilir. Eğer seçimler sana ait değilse, ortaya çıkan hayat da sana ait değildir. Bu durum, insanın içinde tarif edemediği bir boşluk yaratır. Her şey “doğru” görünür ama bir şeyler eksiktir. İşte o eksik olan şey, insanın kendisidir.
Bu prangayı kırmak, sadece bireysel özgürlük değil, aynı zamanda bir neslin değişimi anlamına gelir. Çünkü kendisi olmayı başaran bir birey, çocuklarına da aynı cesareti aktarır. “El âlem ne der?” yerine “Sen ne hissediyorsun?” sorusunu soran bir ebeveyn, özgür bireyler yetiştirir. Bu da zamanla toplumun dönüşmesine katkı sağlar. Yani aslında bir kişinin cesareti, sandığından çok daha büyük bir etki yaratır.
Bu prangayı kırmanın ilk adımı farkındalıktır. İnsan, hangi kararları gerçekten kendi isteğiyle aldığını, hangilerinin başkalarının beklentisiyle şekillendiğini sorgulamalıdır. Bu kolay bir süreç değildir. Çünkü yıllarca içselleştirilmiş bir düşünce kalıbını fark etmek, insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir. Ama bu yüzleşme, özgürlüğün başlangıcıdır.
İkinci adım ise küçük cesaretlerdir. Bir anda her şeyi değiştirmek zorunda değilsin. Ama küçük adımlarla başlayabilirsin. Belki uzun zamandır söylemek istediğin bir fikri dile getirerek, belki gerçekten istediğin bir şeyi yaparak… Bu küçük eylemler, zamanla büyük bir dönüşümün kapısını aralar.
Herkes tarafından beğenilmek mümkün değildir. Ne yaparsan yap, birileri seni eleştirecek, yargılayacak ya da anlamayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Ama asıl mesele şudur: Sen kendinle barışık mısın? Çünkü insan, en çok kendi içinde huzursuz olduğunda yorulur.
Ayrıca “el âlem”in onayı geçicidir. Bugün alkışlayanlar, yarın eleştirebilir. Bugün doğru bulunan bir şey, yarın yanlış ilan edilebilir. Toplumun yargıları değişkendir. Ama insanın iç sesi, eğer bastırılmazsa, en güvenilir pusuladır. Bu yüzden önemli olan, dışarıdan gelen seslerin değil, içeriden gelen sesin gücüdür.
Kendi hayatını yaşamak, bencil olmak değildir. Aksine, en büyük sorumluluktur. Çünkü ancak kendi hayatını yaşayan bir insan, başkalarına da gerçek anlamda katkı sağlayabilir. Sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşayan biri, zamanla tükenir. Ve tükenen bir insan, ne kendine ne de başkalarına faydalı olabilir.
Sonuç olarak, “el âlem ne der?” sorusu, insanın önüne konmuş görünmez bir engeldir. Bu engeli aşmak, kolay değildir ama mümkündür. Bunun için cesaret gerekir, farkındalık gerekir ve en önemlisi kendine güven gerekir. Hayat, başkalarının ne dediğiyle değil, senin ne hissettiğinle anlam kazanır.
Hayat, prova değildir. Tek bir sahnen var ve o sahnede başkalarının beklentilerine göre rol yapmak zorunda değilsin. Alkış almak uğruna kendinden vazgeçmek, en büyük kayıptır. Çünkü günün sonunda ışıklar söndüğünde, sahnede sadece sen kalırsın. O an geldiğinde kendine şu soruyu sorarsın: “Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşadım?” Eğer bu soruya içten bir “evet” diyebilmek istiyorsan, bazı sesleri geride bırakman gerekir. Özellikle de o en gürültülü olanı: “El âlem ne der?”
Kendimize şu soruyu soralım: Hayatının sonunda dönüp baktığında, başkalarının istediği gibi yaşadığın bir hayat mı görmek istersin, yoksa kendi seçimlerinle şekillendirdiğin bir hayat mı?
Cevap aslında hepimizin içinde. Ama onu duyabilmek için önce o gürültülü soruyu susturmak gerekir: “El âlem ne der?”



















