MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
ALGORİTMALARIN YÖNETTİĞİ ÖZGÜR İRADE
İnsanlık tarihi boyunca özgürlük, üzerine en çok kan dökülen, şiirler yazılan ve felsefi metinler üretilen kavramlardan biri oldu. Spinoza’dan Kant’a, Sartre’dan Camus’ye kadar pek çok düşünür, insanın kendi kaderini tayin etme gücünü “yani özgür iradesini” varoluşun merkezine yerleştirdi. Bir kararı verirken gerçekten özgür müyüz, yoksa geçmiş tecrübelerimizin, biyolojimizin ve toplumsal baskıların birer kuklası mıyız tartışması yüzyıllardır sürüyordu. Ancak 21. yüzyılda bu kadim tartışma beklenmedik, görünmez ve son derece şık bir boyuta evrildi. Artık bizi kısıtlayan şey sert duvarlar, görünür prangalar ya da baskıcı rejimler değil; avcumuzun içindeki cam ekranların arkasında sessizce çalışan satırlar, yani algoritmalar.
Güne nasıl başladığımızı düşünelim. Çalar saatimiz çalar çalmaz elimiz telefona gidiyor. Ekranı açtığımızda önümüze düşen ilk haber, izleyeceğimiz ilk video, dinleyeceğimiz ilk şarkı ya da satın alacağımız ilk kıyafet bize gerçekten “bizim” seçimimiz gibi geliyor. Oysa arka planda çalışan devasa veri makineleri, geçmiş tıklamalarımızı, ekran karşısında geçirdiğimiz milisaniyeleri, göz bebeğimizin nerede oyalandığını ve hatta ruh halimizdeki ani dalgalanmaları analiz ederek bir sonraki adımımızı çoktan tahmin etmiş daha doğrusu tasarlamış oluyor.
Bu durum, özgür irade illüzyonunun en rafine halidir. Eskiden sansür ya da yönlendirme, bilginin gizlenmesi veya zorla kabul ettirilmesiyle yapılırdı. Bugünün dijital dünyasında ise yönlendirme, bize “tam da aradığımız şeyi” sunarak yapılıyor. Algoritma bize kızmıyor, bizi zorlamıyor; aksine bizi dinliyor, anlamlandırıyor ve tam da duymak istediğimiz fısıltıyı kulağımıza fısıldıyor. Bizler de kendi arzularımızı takip ettiğimizi sanırken, aslında kodlanmış bir labirentin içinde, önümüze koyulan yemleri toplayarak ilerliyoruz.
Buradaki temel tehlike, algoritmaların sadece tüketim alışkanlıklarımızı değil, düşünme biçimlerimizi ve siyasi tercihlerimizi de şekillendiriyor olmasıdır. “Yankı odaları” (echo chambers) adı verilen dijital kabarcıklar içinde, sadece bizim gibi düşünen insanlarla ve bizim inançlarımızı doğrulayan içeriklerle karşılaşıyoruz. Algoritma, bizi ekranda tutabilmek adına öfkemizi, merakımızı ve korkularımızı beslemek zorunda. Çünkü insanoğlu en çok tehdit hissettiğinde veya öfkelendiğinde dikkatini bir yere odaklar. Böylece kendi yarattığımız dijital yankı odalarında, ötekileştirdiğimiz dünyadan izole bir şekilde yaşarken, verdiğimiz kararların tamamen nesnel ve özgür bir zihnin ürünü olduğuna inanıyoruz.
İşin daha da derin boyutu, arzularımızın homojenleşmesi ve kolektif bir zevk standartsızlaşması yaşamamızdır. Düşünsel özgünlük adını verdiğimiz o eşsiz bireysel cevher, sistemin her gün bize fısıldadığı trendler, popüler akımlar ve kişiselleştirilmiş tavsiyeler arasında eriyip gitmektedir. Artık neyi seveceğimiz, neye güleceğimiz ya da hangi sanat eserinden etkileneceğimiz bile veri analizlerinin sunduğu güvenli sınırlar içinde belirleniyor. Sürprizlere, tesadüflere veya bizi huzursuz edip büyütecek aykırı deneyimlere kapımız kapanıyor. Sistem bizi rasyonelleştirirken, tuhaf bir biçimde insanı insan yapan o verimsiz ve kuralsız duygusal zenginliği buduyor. Bir kitabın sayfaları arasında kaybolmak yerine, puanlaması en yüksek özetini okumaya yönlendiriliyor; bilinmeyen bir sokakta kaybolmanın getireceği keşif duygusu yerine, navigasyonun çizdiği en hızlı ve steril rotayı takip ediyoruz.
Peki, bizi biz yapan seçimlerimiz tamamen verileştirilip tahmin edilebilir hale geldiğinde, insani sorumluluktan söz edebilir miyiz? Bir cinayeti işlemeden önce arama motorunda yaptığı aramalarla yönlendirilen bir adamın, seçtiği eşi bir uygulamadaki kaydırma algoritmasına borçlu olan bir gencin ya da oyunu sadece önüne düşen dezenformasyon videolarına göre veren bir seçmenin iradesi ne kadar “özgürdür”?
Geleneksel özgürlük anlayışı, dışarıdan gelen bir zorlamanın olmaması durumunu esas alırdı. Şiddet yoksa hapis yoksa özgürsün denirdi. Oysa bugün maruz kaldığımız şey, “yumuşak güç” veya “mikro yönlendirme” olarak adlandırılan son derece örtük bir müdahaledir. Dijital kapitalizm, özgürlüğümüzü elimizden kaba kuvvetle almıyor; onu bizden satın alıyor. Bize sunduğu konfor, hız ve kişiselleştirilmiş deneyim karşılığında dikkatimizi, veri ayak izlerimizi ve nihayetinde özerkliğimizi talep ediyor. Bizler de bu pazarlıkta seve seve imza atıyoruz.
Bu algoritmik vesayet altında en büyük yarayı alan alanlardan biri de bireysel kimlik inşasıdır. Varoluşsal açıdan insan, kendini sürekli yeniden tanımlayan ve tanımladıkça değişen esnek bir yapıya sahiptir. Oysa algoritmik profilleme, bireyi geçmiş verilerinin toplamından ibaret görür. Sistem bize bakarken, gelecekte dönüşebileceğimiz özgür insanı değil; geçmişte bıraktığımız dijital izin tortusunu baz alır. Geçmişte tıkladığımız bir ürün, bir kez izlediğimiz bir video veya bir anlık öfkeyle girdiğimiz bir arama terimi, dijital benliğimizin üzerine yapışan silinmez bir kimlik kartına dönüşür. Algoritma bizi geçmişimizin hapsine tıkar ve bize sürekli “dünyayı dün nasıl algılıyorsan bugün de öyle algılamalısın” fısıltısını sunar. Bireyin kendi içindeki çatışmalarından doğacak yeni bir uyanış veya fikirsel sıçrama, sisteme göre “veri dışı bir sapma” olarak algılanır ve yumuşatılmaya çalışılır.
Öte yandan, bu süreç zihinsel odaklanma ve derinleşme yeteneğimizi de sistemli bir şekilde zayıflatmaktadır. “Sonsuz kaydırma” (infinite scroll) ve kişiselleştirilmiş mikro içerik akışları, dopamin mekanizmamızı sürekli tetikleyerek zihni parçalı bir dikkate mahkûm eder. Derin bir okuma yapmanın, karmaşık bir problemi uzun uzun düşünmenin getirdiği zihinsel çaba; anlık tatmin sunan algoritmik akışların cazibesi karşısında pes eder. Düşüncelerimizin yüzeyselleşmesi, sorgulama gücümüzün de zayıflaması demektir. Sadece birkaç saniyelik videolarla veya kısa iletilerle beslenen bir zihin, karmaşık toplumsal ve felsefi meseleleri analiz etme melekelerini yitirir. Böylesi bir zihinsel tembellik ortamında ise algoritmaların sunduğu hazır yanıtlar, birey için en çabasız ve cazip kaçış noktası haline gelir.
Ayrıca bu dönüşüm, geleceğe dair hayal kurma ve kurgulama yetimizi de ipotek altına alıyor. İnsan zihni, belirsizlikten beslenen ve bilinmeze doğru atılan cesur adımlarla gelişen bir yapıya sahiptir. Oysa algoritmik düzen, geçmiş verilere bakarak geleceği inşa eder; yani geleceğimizi, geçmişteki alışkanlıklarımızın birer kopyası haline getirir. Hiç risk almayan, sürekli en yüksek olasılıklı seçeneği sunan bu sistemde risk alma, devrimci düşünme ve ezber bozma kapasitemiz körelmektedir. Kendi geçmiş tıklamalarının hapsinde kalan bir zihnin, yepyeni bir fikir üretmesi veya çığır açıcı bir hayal kurması nasıl mümkün olabilir?
Bunun da ötesinde, özgür iradeye yönelik bu sessiz müdahale, toplumsal hafızayı ve insan ilişkilerini de yıpratıyor. Yüz yüze iletişimdeki o ölçülemez, sezgisel ve karmaşık alan; ekranların ardındaki sadeleştirilmiş, emojilere indirgenmiş ve algoritmik etkileşimlere bırakılıyor. İnsanlar birbirlerini anlamak ve empati kurmak yerine, algoritmaların kendi zihinlerinde kurduğu şablonlara göre değerlendiriyor. Bu durum, bireyin sadece kendi özgür kararlarından değil, başka insanların gerçekliğini kavrama yetisinden de uzaklaşmasına yol açıyor. Gerçeklik yerini, her kullanıcıya özel olarak üretilmiş binlerce farklı “simüle edilmiş gerçekliğe” bırakıyor. Birlikte aynı mekânda oturan ama tamamen farklı dijital dünyaların içinde yüzen bireyler haline geliyoruz.
İnsan ruhunun derinliklerindeki sanatsal ve felsefi arayış da bu algoritmik ablukadan payını alır. Bir tabloya bakarken hissettiğimiz o tarifsiz hüzün ya da bir senfoninin ortasında beliren anlam verilemez coşku, istatistiksel modellerin sınırlarına sığmaz. Ancak algoritmalar, duygularımızı bile ölçülebilir reaksiyonlara (“beğeni”, “yorum”, “izlenme süresi”) indirgeyerek bizi basitleştirir. Sanatın ve edebiyatın bizi rahatsız eden, sorgulatan ve dönüştüren gücü; yerini zihni yormayan, çabuk tüketilen ve anlık dopamin salgılatan içeriklere bırakmaktadır. Böyle bir iklimde derinleşmek bir yük, yüzeysellik ise ödüllendirilen bir yaşam biçimi halini almaktadır.
Yapay zekanın, üretken modellerin ve derin öğrenme sistemlerinin hayatın her alanına nüfuz ettiği bu dönemde, algoritmik determinizm rüzgarına karşı durmak imkansız gibi görünebilir. Bilgimizden duygu dünyamıza kadar her şey verileştirilip işlenirken, insanın öngörülebilir bir denklemden ibaret olduğu fikri zihinlere kazınıyor. Yine de insanı bir makineden ya da biyolojik bir veri kümesinden ayıran yegane şey, beklenmedik olanı yapabilme yeteneğidir.
Rastlantısallık, hata yapma lüksü, mantıksız görünen ama kalpten gelen tercihler ve en önemlisi “durup düşünebilme” kapasitesi, algoritmaların henüz tam olarak simüle edemediği insani kalıntılardır. Bir makine verilerden yola çıkarak en mantıklı adımı hesaplayabilir, ancak insan bazen tamamen mantıksız ama anlamlı olanı seçme cesaretine sahiptir.
Özgür iradeyi yeniden kazanmak, teknolojik bir Luddizm (teknoloji düşmanlığı) başlatıp mağaralara çekilmek anlamına gelmek zorunda değil. Teknolojiyi reddetmek yerine, onunla kurduğumuz edilgen ilişkiyi tersine çevirmek zorundayız. Yapılması gereken şey, dijital farkındalığı bir tür zihinsel hijyen haline getirmektir. Önümüze çıkan ilk öneriye tıklamamak, bize sunulan tespiti sorgulamak, konfor alanımızın dışındaki aykırı fikirleri arayıp bulmak ve ekrandan kafamızı kaldırıp gerçekliğin karmaşık, öngörülemez ve algoritmalarca ölçülemez ritmine dahil olmak… Bizi sürekli belli bir yöne iten tavsiye sistemlerine “hayır” diyebilmek, algoritmanın mantıksız bulduğu rasyonel olmayan yollara sapabilmek bugünün en radikal özgürlük eylemidir.
Eğer kendi kararlarımızın mimarı olmak istiyorsak, bizi sürekli profilleyen ve adımlarımızı tahmin eden bu dijital aynaya karşı şüpheci yaklaşmak zorundayız. Aksi takdirde, hayat adını verdiğimiz bu uzun yolculukta kendi hikâyemizi yazan yazarlar değil, başkalarının yazdığı kodların içinde sürüklenen edilgen birer karakter olmaktan öteye gidemeyiz. Kendi hatalarımızı yapma hakkımızı, kendi yanlışlarımıza düşme lüksümüzü veriye dayalı kusursuzluk vaatlerine kurban etmemeliyiz. Özgür irade, hazır sunulan bir hak veya statik bir durum değil; her gün, her tıklamada, her arayışta ve her seçimde yeniden kazanılması gereken zihinsel bir direniştir.
























