MENTÖRÜN PENCERESİ – Hakan BİROL
FAZLA DÜŞÜNMEK, AZ YAŞAMAK
İnsan zihni, yeryüzündeki en olağanüstü ama aynı zamanda en yıpratıcı mekanizmalardan biridir. Geleceği planlama, geçmişten ders çıkarma, ihtimalleri hesaplama yeteneğimiz bizi diğer tüm canlılardan ayırır. Ancak bu muazzam yetenek, kontrolü kaybettiğimiz an devasa bir zihinsel hapishaneye dönüşür. Yaşamın tam kalbinde, anın sıcaklığı içinde var olmak yerine; zihnimizin karanlık odalarında kurduğumuz senaryoların içinde kayboluruz. İroniktir ki, hayatı daha kusursuz ve güvenli kılmak için yaptığımız o aşırı düşünme eylemi, hayatın kendisini elimizden alan en büyük hırsıza dönüşür.
Modern çağın insanı, insanlık tarihinin hiçbir döneminde karşılaşılmamış yoğunlukta bir bilgi ve uyarıcı bombardımanı altındadır. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ekranlardan sızan bildirimler, haber akışları, başkalarının kusursuzca kurgulanmış hayat görselleri ve bitmek bilmeyen başarı standartları, zihnimizi kesintisiz bir işlemci gibi çalışmaya zorlar. Zihin, bu aşırı veri yüklemesi karşısında kendini koruyacak doğal bir savunma mekanizması geliştiremez; bunun yerine her veriyi analiz etmeye, her detayı bir tehdit ya da fırsat olarak sınıflandırmaya girişir. İşte fazla düşünmenin en tehlikeli formu burada filizlenir: Zihinsel gürültünün sürdürülebilir bir hal alması ve sessizliğin tamamen yitirilmesi.
Sessizlik, bir zamanlar zihnin dinlendiği, kendini tamir ettiği bir sığınakken; günümüzde aşırı düşünen insan için kaçınılması gereken korkutucu bir boşluk haline gelmiştir. Çünkü sessizlik çöktüğünde, bastırılmış tüm belirsizlikler, cevapsız sorular ve ertelenmiş varoluşsal kaygılar yüzeye çıkar. Bu durumdan kaçmak isteyen zihin, kendi gürültüsünü yaratır; yapay problemler üretir, geçmişte yaşanmış ufak bir olayı devasa bir dramaya dönüştürür ya da gelecekte yaşanma ihtimali yüzde bir bile olmayan felaket senaryoları kurgular. Beden dingin bir koltukta otururken, zihnin içinde fırtınalar kopmakta, savaşlar verilmekte ve felaketler atlatılmaktadır. Aşırı düşünme, modern zaman insanının kendi zihninde yarattığı sanal bir hayatta kalma mücadelesidir.
Oysa bedenimiz ve ruhumuz bu denli yüksek bir zihinsel tempoyu kaldıracak anatomide tasarlanmamıştır. Sürekli teyakkuz halinde olan bir zihin, sinir sistemini hiç bitmeyen bir “savaş ya da kaç” modunda tutar. Kalp atışlarımızın hızlanması, kaslarımızın sebepsizce gerilmesi, derin nefes almayı unutup sığ nefeslere mahkûm oluşumuz hep bu zihinsel aşırı yüklenmenin bedenimizdeki yankılarıdır. Yaşamı hissedebilmek için gereken o gevşeme, o teslimiyet hali yerini amansız bir içsel gerilime bırakır. Zihnin labirentlerinde kaybolurken, kendi bedenimizin sesini, ihtiyaçlarını ve bize sunduğu anlık duyumları tamamen sağırlaşarak ıskalarız.
Fazla düşünmek (overthinking), yalnızca zihnin çalışması değildir; zihnin kendi etrafında dönüp duran bir kısır döngüye girmesidir. Bir kararın binbir türlü sonucunu hesaplamaya çalışırken, o kararı uygulamanın getireceği deneyimden mahrum kalırız. Kararsızlık, eylemsizliği doğurur; eylemsizlik ise zihne daha fazla kuruntu üretmesi için geniş alanlar açar. Yürürken ayaklarımızın bastığı toprağı, gökyüzünün rengini, yanımızdan geçen bir insanın tebessümünü hissetmek yerine; dün söylediğimiz bir cümlenin ya da yarın karşılaşabileceğimiz olası bir başarısızlığın muhasebesini yaparız. Bedenimiz bugündedir, ancak zihnimiz ya geçmişin pişmanlıklar çöplüğünde ya da geleceğin kaygı sisindedir.
Aşırı düşünmenin en felç edici tezahürlerinden biri de “analiz felci” (analysis paralysis) olarak bilinen durumdur. Seçeneklerin çoğaldığı ve her seçeneğin potansiyel bir pişmanlık riski taşıdığı günümüz dünyasında, insan zihni en doğru kararı verebilmek adına sürekli veri toplar. Ancak ne kadar çok veri toplanırsa, belirsizlik o kadar genişler. Her seçeneğin artıları ve eksileri zihinsel bir terazide tartılırken zaman akar gider. Sonuçta kişi, hiçbir karar veremeyerek zamanın kendisi yerine karar vermesine göz yumar. Bu, edilgen bir sürükleniş halidir; iradenin zihinsel kurgulara teslim edilmesidir.
Bu felcin arkasında sinsi bir mükemmeliyetçilik arayışı yatar. Kusursuz seçimi yapma arzusu, hata yapma özgürlüğümüzü elimizden alır. Oysa hayatın güzelliği ve öğreticiliği tam da yapılan hatalarda, sapılan yanlış yollarda ve öngörülemeyen tecrübelerde gizlidir. Kusursuz bir rota çizmeye çalışan insan, hiçbir zaman limandan ayrılamayan bir gemi gibidir. Gemi limanda güvendedir, ahşabı çürümez, dalgalarla boğuşmaz; fakat gemilerin inşa edilme amacı limanda beklemek değil, engin denizleri aşmaktır. Risk almaktan, hata yapmaktan ve eksik görünmekten duymuş olduğumuz o derin korku, bizi zihinsel limanımızın sığ sularında hapseder.
Bunun yanı sıra, aşırı analiz alışkanlığı ilişkilerimizi de kemirir. Bir dostumuzun tek bir bakışından, sevgilimizin attığı kısa bir mesajdan veya iş arkadaşımızın ses tonundaki ufak bir değişimden anlamlar çıkarmaya çalışırız. Zihin, boşlukları kendi kaygılarıyla doldurmaya meyillidir. “Bunu söylerken ne demek istedi?”, “Neden bana öyle baktı?”, “Acaba arkamdan ne düşünüyor?” gibi sorularla karşı tarafın zihnini okumaya çalışırız. Olmayan niyetler kurgular, gerçekleşmemiş kırgınlıklar üretiriz. Gerçek bir iletişim kurmak, samimi bir bağ inşa etmek yerine; kendi zihnimizde kurguladığımız gölge karakterlerle savaşır dururuz. Bu da insan ilişkilerindeki doğallığı, içtenliği ve akışkanlığı yok eder.
Bu durum, tiyatro sahnesindeki bir oyuncunun oyunu oynamak yerine sürekli senaryo üzerindeki ihtimalleri eleştirmesine benzer. Sahne açık, ışıklar üzerimizde ve seyirci beklemektedir; fakat biz repliklerimizi canlı bir şekilde söylemek yerine zihnimizde kaç farklı hata yapabileceğimizin listesini çıkarırız. Oysa yaşam, provası yapılan bir gösteri değil; her anı canlı yayınlanan bir performans deneyimidir. Hata yapma korkusuyla zihninde sürekli “en doğru” hamleyi arayan insan, aslında hiç hamle yapamayarak en büyük hatayı baştan kabul etmiş olur: Yaşamama hatasını.
Fazla düşünmenin kökeninde sıklıkla belirsizlikten duyulan korku ve kontrol etme tutkusu yatar. İnsanoğlu, belirsizliği bir tehdit olarak algılar ve zihinsel olarak tüm ihtimalleri kapsayabileceğini zanneder. Ancak hayat, denklemlerle çözülebilecek kadar steril bir labirent değildir. Hayat; sürprizleri, dağınıklığı, beklenmedik sevinçleri ve kaçınılmaz kırılmalarıyla bir bütündür. Kontrol arzusu arttıkça zihin daha çok senaryo üretir, senaryolar arttıkça kaygı büyür ve kaygı büyüdükçe yaşamla olan bağımız kopar. Doğadaki hiçbir canlı yarının fırtınasını bugün zihninde yüzlerce kez yaşamaz; zamanı geldiğinde fırtınaya göğüs gerer. İnsan ise henüz gerçekleşmemiş fırtınalarda yüzlerce kez boğulur.
Aşırı düşünmek, insanın zamanla olan doğal ilişkisini tamamen bozar. İnsan için gerçek olan tek bir zaman dilimi vardır: Şu an. Geçmiş artık bir anıdan, gelecekte henüz gerçekleşmemiş bir hayalden ibarettir. Ancak zihin zindanında yaşayan birisi için şu an, sadece geçilmesi gereken külfetli bir köprüdür. Zihin sürekli olarak gelecekteki bir “an”a kilitlenir: “Şu sınavı bir atlatayım…”, “Şu projeyi bir bitireyim…”, “Şu evi bir alayım…”, “Şu sorunu bir çözeyim…”. Oysa o beklenen gün geldiğinde zihin yeni kaygılar, yeni hedefler ve yeni ihtimaller üreterek anı yaşamayı yine bir sonraki durağa erteler.
Bu sürekli erteleme hali, ömrün sessizce parmaklarımızın arasından kayıp gitmesine neden olur. Bir çocukla oynarken zihnimiz yapılacak işlerdeyse, o çocuğun çocukluğunu hiç yaşayamayız. Bir dostumuzla lezzetli bir yemek yerken zihnimiz yarınki toplantıdaysa, o yemeğin lezzetini ve dostluğun sıcaklığını tadamayız. Bir sahilde yürürken zihnimiz geçmişteki bir tartışmanın rövanşını alıyorsa, deniz kokusunu ve rüzgârın dokunuşunu hiç hissedemeyiz. Yaşam, biz başka planlar yaparken ve başka şeyleri aşırı düşünürken başımızdan geçenlerin toplamıdır. Anı kaçırmak, hayatı bütün renkleriyle kaçırmaktır.
Üstelik bu durum, hafızamızı da fakirleştirir. İleride dönüp geçmişe baktığımızda hatırlayacağımız şeyler zihnimizde döndürüp durduğumuz soyut düşünceler değil; hissettiğimiz somut duygular, yaşadığımız canlı tecrübeler ve paylaştığımız anlar olacaktır. Düşünceler uçup gider, ama tecrübe ruhumuza kazınır. Yaşamını aşırı düşünerek geçiren bir insan, yaşlılığında geriye dönüp baktığında dolu dolu yaşanmış onlarca yıl değil; zihnindeki kaygılarla heba edilmiş koca bir boşluk bulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Az yaşamak tam olarak burada başlar. Yaşamak, sadece nefes alıp vermek veya biyolojik fonksiyonları sürdürmek değildir. Yaşamak; temas etmektir, hissetmektir, riski göze almaktır, tadını çıkarmaktır ve bazen de bilinmezliğe güvenle adım atabilmektir. Zihninde yaşayan insan, kendi hayatının öznesi değil, kendi düşüncelerinin seyircisi haline gelir. Bir fincan kahvenin kokusu, içten bir sohbetin sıcaklığı ya da bir projenin heyecanı; aşırı analizin getirdiği zihinsel gürültünün arasında eriyip gider. Zihin o kadar gürültülüdür ki, duyularımızın getirdiği o sade ve yalın hakikatleri duyamaz hale geliriz.
Bu zihinsel hapishaneden çıkışın yolu, düşünmeyi tamamen durdurmak değildir; zira bu imkansızdır. Asıl mesele, düşüncelerle aramızdaki mesafeyi koruyabilmektir. Zihnimizden geçen her fikrin, her kaygının mutlak bir hakikat olmadığını anlamakla başlar dönüşüm. Düşünceler, zihnin gökyüzünden geçen bulutlar gibidir; biz ise o gökyüzünün kendisiyizdir. Bulutlara takılıp kalmak yerine onların geçip gitmesine izin vermek, bizi yeniden “an”ın zeminine basmaya davet eder.
Zihinsel hapishaneden kaçışın en somut yollarından biri, duyular dünyasına yeniden kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Beden, her zaman “şu an”dadır. Zihin geçmişe ya da geleceğe kaçtığında, onu tutup bugüne getirecek en güçlü çapa duyularımızdır. Elimize aldığımız bir meyvenin dokusunu hissetmek, suyun tenimize değdiğinde yarattığı ferahlığa odaklanmak, adımlarımızın ritmini dinlemek veya soluduğumuz havanın ciğerlerimize doluşunu hissetmek… Bedenin duyumlarına yöneltilen sade bir dikkat, zihnin kurgusal dünyasını bir anda un ufak eder. Duyular, bizi düşünmenin soyut karmaşasından alıp var olmanın yalın somutluğuna taşır.
Mükemmel bir hayat kurgulama çabası, gerçek bir hayat yaşama imkanını elimizden alır. Hayatı kontrol etmeyi bıraktığımızda, onun tadını çıkarmaya başlarız. Zihnin labirentlerinden çıkıp eylemin ve duyuların dünyasına adım atmak zorundayız. Çünkü günün sonunda hatırlayacağımız şey; ne kadar çok düşündüğümüz değil, ne kadar derin hissedebildiğimiz ve ne kadar yüreklice yaşayabildiğimiz olacaktır. Az düşünüp çok yaşamak, zihne değil, hayata teslim olma cesaretidir.






















