LOCANTA
İşletmecimiz lokanta açmış.
Ama işletmenin tabelasına Locanta yazmış, yazdırmış.
Bu sektördeki işletmeciler daha çok Restaurant yazıyor veya yazdırıyorlardı ama…
Bu işletmecimiz her ne hikmetse “Locanta” yazmayı uygun görmüş.
Bunlar elbette bir tercih…
Ancak işletmelerin adını, ünvanını Türkçe yazsak, yazdırsak daha iyi değil mi?
En azından “Lokanta” yazılamaz mıydı acaba?
Lokanta sözcüğü de yabancı kökenliyse bile, hiç olmazsa Türkçe’mize yerleşmişti belki.
Bu işlerden anlayan bir arkadaşa; Türkçe’miz, derdimizi ifade etmeye yeterli değil mi? diye sordum.
Duraksamadan; Türkçe’miz mükemmel bir dil, her derde derman olur dedi.
Bilim de yapılabilir, roman da yazılır, her türlü derdimizi ifade etmeye de yeterlidir dedi.
Hatta bazı özellikleriyle birçok dilden daha zengindir dedi.
O zaman iş bize kalıyor, görev bize düşüyor.
Türkçe’mize her yerde ve her durumda sahip çıkmamız gerekiyor herhalde?
Onu koruyup kollamamız gerekiyor.
Onu en güzel şekilde öğrenip kullanmaya, konuşmaya çalışmalıyız.
Bu bizim yurttaşlık görevimiz, yurttaşlık sorumluluğumuz.
Bu konuda kimseden bir talimat veya uyarı beklememiz gerekmiyor.
Birey olmamızın, ulusal bilince varmamızın, ulusal kültüre katkıda bulunmamızın…
En temel taşı herhalde “Dil Birliğini” sağlamamız olsa gerek.
Ne bileyim, okurlarla paylaşmayı uygun buldum bu konuyu.
YAN YANA NE ZAMAN GELECEĞİZ?
Adam yakmış sigarasını Kent Meydanında, Kordon Boyunda veya kaldırımda hızlı hızlı gidiyor.
On metre gerisinde de bir kadın.
Besbelli ki eşi…
Kadıncağız, kocasına yetişebilmek için arada bir koşar gibi yürüyor.
Ama nafile…
Adam karısıyla yan yana gelmek istemiyor sanki.
Muhtemelen…
İyi de kardeşim, karınla yan yana gitsen, şöyle konuşarak…
Ne olur sanki?
Önden koşarak gidip de Amerika’ yı bir daha mı keşfedeceksin sanki ?
En nihayetinde yapacağın iş, Nüfus müdürlüğünden bir nüfus kaydı almak.
Veya tarımda devletin dönüm başına verdiği beleş parayı takip etmek.
Karınla konuşaraktan yan yana yürüsen, bir birliktelik sergilesen ne kaybedersin yani?
Ama işte dedik ya bu işlerin hepsi güzel Türkçe’mizi kullanabilmemizle ilgili…
“ Yurttaş” bilincine varmamızla ilgili…
Hem, yan yana değil de ille de önde arkada gitmek gerekiyorsa eğer,
Önde gitmeye karın yakışır, sen değil!
ZEKERİYA ÖZ ADINDA BİR ADAM…
Bir zamanlar Zekeriya Öz adında bir Cumhuriyet Savcısı vardı.
Ortalığı kastı kavurdu, tarumar etti.
Memlekette aklı başında ne kadar adam var ise Silivri’ye topladı.
Hücrelerde çürümeye mahkum etti.
Adamların vücuduna çimento kokusu, kireç kokusu sindi gitti.
Sonra da bu adamlara PARDON YANLIŞ OLDU DENDİ!
Zindana tıkılan vatandaşlar ülkeden kaçmadılar, aramızdalar.
Peki o savcı, Zekeriya Öz nerede şimdi?
O davanın diğer savcıları neredeler?
O savcı kim veya kimler adına çalışmıştı?
Hangi misyonu yerine getirdi ve sonra da kayboldu acaba?
Kimler tarafından niçin kollanıyordu ki?
Bir operasyon için mi görevlendirilmişti?
Seksen yaşındaki şüpheliyi gecenin bir yarısında alıp götüren emniyet…
Bu adamın kaçmasına niçin engel olmadı, olamadı?
Savcının kaçma şüphesi var idiyse…
Niçin gereği yapılmadı?
Tutuklama önlemi, hep cumhuriyetçilere mi uygulanacak?
Tutuklama önlemi hep Türkiye’nin Bağımsızlığını isteyenlere mi uygulanacak?
Tutuklama önlemi hep Laik devlet ve toplum düzenini savunanlara mı uygulanacak?
Tutuklama önlemi hep ilericilere, akıl ve bilimi savunanlara mı uygulanacak?
Bu adamın ne gibi dümenler çevirdiği bilinirken…
Nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya kalkıp gitmesine göz yumuluyor?
Ülkeyi terk etmesine göz yumuluyor?
O adam kim adına çalıştı, kim, kim, kim!
Bu millet niçin aptal yerine konuyor?
Biz hepimiz salak mıyız be birader?
Niçin salak yerine konuluyoruz, niçin, niçin, niçin?






















