KÖYÜMÜN YÖRÜK HALISI
Burada, sizlerin arasında “Çakma Fethiyeli” olduğumun bilincindeyim. Benim de aslım, kentli değil, köylüdür. Ne zaman memlekete gitsek, köyüme de uğrar, o ilk çocukluk yıllarımın geçtiği kırsalı, hayalimde canlandırarak dolaşmaya çıkarım. Oysa o eski köyden geriye de pek bir şey kalmadı. En başta köylülerimiz artık orada değiller. Bağlı olduğumuz ilde bir mahallede yoğunlaştılar; düğünde, yaşamını kaybedenleri olduğunda yine bir araya geliyorlar. Yılda bir kez de, Mayıs sonunda, komşu köylülerden katılanların da olduğu, köyümüzde geleneksel hale getirdikleri yemekli etkinlikte, eskiyi anıp kırsala yeniden adım atıyorlar.
İlk çocukluk anılarımın geçtiği işte o köyümüzde, can dostum olan amca oğlu vardı. En uzun yaşayan amcamın büyük oğluydu. Ondan zaman zaman kardeşler arası ilişkilerden yakınmalar duyar; şaşardım. Dört kardeş bir araya gelip ana-babalarından kalan mülkleri paylaşamıyorlardı. İşin boyutu sürümcemelik olup çıkmıştı.
Sonrasında da o can dostum, hastalandı. Yetişkin oğlu beni haberdar edip görüşmemizi istediğinde bir gece atlayıp gitmiş, kendisini sağlığında görüp gönlünü almaya çalışmıştım. Benim kendisini görmemden sonraki günlerde de yaşamını kaybetmişti.
Ben de, yazları olsun, o gözümde tüten köyümde, bir taş yapı edinmek istiyordum. Bu yüzden bana önerilen haneleri gözden geçirip sahipleriyle konuşma fırsatları arıyordum. Size tuhaf gelecektir; parmağımı doğrulttuğum yapının bakım onarımı yapıldı; satılmaktan da vazgeçildi.
Birinde de büyük oğlumla kardeşimin kızının düğününe gitmiştik, o zaman karşıma satılık bir taş yapı çıkıvermişti. Kardeşime, alalım şunu, dedim. Üstelik çok bir para da değildi. Olmadı; o da yakın komşuya satılmış.
Umutlarım kırılmaya yüz tuttuğunda, o can dostumun küçüğünün, köydeki boş evine göz diktim. Konuştum da. Amca oğlu bana yakın durdu. Ne var ki, baba mülkü olarak o da daha paylaşılmamış.
Yalnızca o sıkıntıyı aşmak için aralarını bulmaya yöneldim. Amacım, amca oğlundan o taş yapıyı elde etmekti. Geçen seneydi. Buralara dönmeden o sorunu çözmeye odaklandım.
Ben, soyadımızı taşıyan onların en büyükleri ve bir dava adamıydım; konuya el attım.
Kız kardeşimle birlikte onlarla konuştuk. Aralarında türlü kırgınlıklar, kavgalar vardı. Yılmadım. İşin olurunu aradım. Can dostumun oğlu da söz sahibi olarak ilgisiz kalmadı. Köyde kalan kız kardeşlerini de daha önce dinlemiştim. Bir araya gelmek istediklerini bana haber verdiler. Köydeki kardeşi de ben arayıp haberdar edecektim.
Eşimle habersizce yola çıktık. Soğuk bir kış günü buluştuk. Kardeşler ve can dostumun oğlu ilk kez bir araya gelip çay içtik., yemek yedik. Kız kardeşim de aramızdaydı. Onlar ilden, biz ilçeden çıkıp gelmiştik. Paylaşım için 10 parça tapu vardı; bir de evler.
Eski gerginlikler dile getirilmeden edilemedi; kendisinden çekinilen dul kız kardeş, eşimi de geren sertlikler yaptı; ileri geri konuştu.
Andacıma aldığım hisse payları belliydi. İşi çok da uzatmadan kuralarını çektirdik; “olur” diyen imzalarını aldık; biz de tanık olarak imza koyduk. Sorunu çözmüş oldum.
İki kardeş, bir kardeş oğlu yeğen ve kız kardeşim akşamın ilerlemiş saatinde dönüyorlardı. Biz de eşimle ters yönde kalan ilçeye dönecektik. Köyde kalan amca kızı, o saatte hoş bir hareket yaptı; kendi elleriyle dokuyup evinde odaya serili halıyı bize, “Alın, bunu götürün” dedi. Ben de hiç ummamakla birlikte, “olmaz” demedim.
Eşim, o halıyı, konutumuzda zaman zaman serer; ben de, onun öyküsüyle gururlanır; güzelliğine hayran olur, el emeği değerine de saygı duyarım. Kardeşler arasında sağladığım bu barış ortamı için de ayrı bir mutluluk hissi yaşarım.
Küçük amca oğlu, eşi, iki bayramdır telefonla arayıp hoşnutlukla, bayramımızı kutluyorlar. O taş yapı konusu da çok önemli değil; onu onarıp ne zaman istersem anahtarını vermeye de hazırlar.
Aslında bu öykü kısaca böyledir. Olayı bir amaçla(!) sizlerle paylaşmak istedim; çevremdekiler, sorunlarını dile getirdikçe, ben de, “çözeriz” diyorum. Örneği yukarıdaki anlatımda. Haksız mıyım sizce?
İyi haftalar.





















