Süresi kısaltılmış askerliğin bir de bedelli seçeneği var; adîlliği ise tartışılır.
O bizim kalabalık ortamlı söyleşilerimizden birinde her nasılsa arkerlik boyutuna da değiniliverilmişti. Öyle bir konu açılır da sözlerin arkası hiç gelmez mi?
Çoğunluk olarak eğitimci kişilerden oluşan o söyleşi grubumuz içinde hiç askerlik yapmamış olanlarımız var. Zamanın yürütme erki, onları eğitim alanında görevlendirmeyi yeğlemiş.
İşte öylesi bir emekli bir eğitimci arkadaşımız, söyleşimizin bir yerinde, İtalyan Çukuru’dan söz açıverdiler. Askere alınan kendisi gibi eğitimci olan oğlu, gittiği arkeri birliğindeymiş. Eğitim alanında bulunan engellerden biri olan İtalyan Çukuru’ndan bir türlü çıkamamış.
Arkadaşımızın eğitimci oğlunu o söyleşi ortamlarımızdan birinde görmüştüm. Çok kilolu olmamakla birlikte yine de iri, yapılı bir genç adam idi. Azıcık da konuşuvermiştik. Cana yakın bir yanı vardı. Halen güneydoğuda, tarihi bir kentimizde görev yapmaktaymış.
Kendi yaş kuşağımız olan kişilerle yaptığımız söyleşimizde askerliğe ilişkin anılarımız dile getirilip her birimizce konuşuluverildi. Günün yasılıp gittiği saatlerdi. Yerimizden kalkış anlarımızdı. O yüzden çok da uzatamamıştık.
Benim o yirmi aylık askerlik anılarım ise, sayılmakla bitecek türden değildir.
Askere alınma sürecimde hiç de kaygısız değildim. Boyum 1.75 mt.nin üzerinde olsa bile, kilo yoksunuydum. Öyle olunca da neredeyse askere alınma sınırlarında bir ağırlığa sahip gibiydim. Sınır ne idi onu anımsadığım yok ama yapılan tartıda 52 kg. geldiğim aklımdadır. O kilomun üzerine 4 yıl hiç koyamamıştım. Nereden koyabileyim; bolluk içinde değildik ki; kıt kanaat bir yaşamımız vardı. Dahası da var: hep de ağır işlerde çalışıyordum. Babamın da çalıştığı inşaat işlerinde, 50 kg.lık çimento torbalarını az mı kucaklayıp kaldırdığımı mı sanıyorsunuz? O aralar 48 kg. ancak geliyordum. O yüzden de çelik gibi dirençli biri sayılırım.
Askere alındığımda da önüme çıkan olanakları iyi değerlendirdim. Çavuş Talimgâhı’na seçilmek ilk işim olmuştu. Bazılarımız tel tel dökülmüş, er eğitim alayına gönderilmişlerdi. Karavanaya bizim o sözde sosyete bölüğümüzdekiler ceplerine güvenip burun kıvırırlardı. Benim ise, karavana baştacım idi. İyi yemek çıkartıldığını duyuyorduk. Türlü aşılardan da geçiriliyorduk. Kaçarımız yoktu. O birkaç ay içinde 12-13 kilo almıştım. Yemekhaneye alındığımızda her birimiz masalarda olan çeyrek ekmeklerden ikisini, üçünü yemek gelinceye kadar yiyip bitiriveriyorduk. O aliminyum tabağımdaki çorbayı tüketip karavana dağıtan erata tabağımı yeniden uzattığım bile oluyordu. Kalabalıktan bakan mı var? O halimi gören tertiplerimin ise, ağzı açık kalıyordu. O yürek kaç kişide vardı sanıyorsunuz. Yaptığım uyanıklıktan başka bir hareket değildi; ayırdına varılsa iyi bir sopa yerdim.
Geleyim İtalyan Çukuru’na. Usta birliğimize gittiğimizde eğitim alanımızda çeşitli engeller vardı. Bölüğümüzün tümü o engelleri kısa zamanda geçmek zorundaydı. Başımızdaki teğmen o işe kendini vermiş biriydi. İlle de herkesten önce engelleri aşar, bizi de o hareketiyle kışkırtır; biz de ondan geri kalmamaya bakardık.
Engellerin en zorlusu işte o İtalyan Çukuru idi. Adam boyu, dört yanı dümdüz duvar olan bir çukurdu. Bir yana iyice çekilip gerileceksiniz, sonra da hızla gelip bir ayak tabanınızı en yüksek yere basıp yükselmeğe bakacaksınız. Sonra da çukurun kıyılarına ulaşarak dirsek koyacaksınız. Yoksa çukurun içinde kalakalırdınız.
Yalnız o da değil, İrlanda Masası, Dörtlü Kiriş, alçak sürünmeyi zorunlu kılan Dikenli Tel Altı Altı(*)’mız da vardı. İp Merdiven de engellerimiz arasındadır. İrlanda Masası da kişiyi bayağı zorlar. Dörtlü Yan Kirişleri koşar adımla basarak aşmanız gerekir. İp Merdiven ise adı üstünde olduğu gibidir; salınıp durmasına bakmadan tırmanmanızı sürdürmek zorundasınızdır. Yüksekliği sanırım beş metre vardı. Tepe yerinde, eki elinizle ipleri sıkıca tutup kendiniz öbür yüze sallandırmanız gerekir. Başka türlüsü size zaman kaybettirir; tüm bölüğü de gecikmeye uğratırsınız. Dahası, size gülerler. Onbaşı, çavuş oluşunuz, üstün hareket etmenizi gerektirir.
Bölüğünüz, sık sık da araziye çıkartıldığı olur. Araçlarla gidilenler olduğu gibi uzun bir yürüyüşle çıkılanlar da vardır. Bütün bir o donanımınızla hareket edersiniz. Beti benzi soluk, çürüğe çıkarılmayıp bakkal babasının devreye adam koyarak askerliğe aldırttığı er de o yürüyüştedir. Halini içiniz götürmez. “Ver oğlum o tüfeği. Sen kendini taşı.” demişsinizdir. Bir omuzda iki tüfekle yürümek özveri düşüncesi, çavuş olarak tek sizde ortaya çıkmıştır(!).
Bazılarımızın, sıkı gerilmiş yatak nevresimlerimize bir şaplak attıldığında ise, en az bir, iki bitin zıpladığı da görülmüştür. O kalabalık yatılan koğuşlarda zaten de hiç eksik olmamıştır. Biti de da orada tanımışsınızdır. Subayların kışladan eksik olduğu o pazar günü de, uygun yerlere gaz tenekeleri içinde çamaşırlarınızı kaynatarak bitlerinizden arınmaya kalkışmak da vardır. Koğuşların ilaçlanması onca sonra akla getirilmiştir. Resimlerin birinde o yansıma var(!).
Sopa, sırık, kasaturayla dayak olmaz olur mu? Sopa sırası gelmeden bayılanımız bile olmuştur. Ağabeyi önde gelen bir sol eylemci diye, gözdağı olarak, ortalık yerde, 50’ye yakın tokattan geçirilen eri de görmüşsünüzdür. Siz de az buz sopa yememişsinizdir. Yan gelip yatmayarak çok da kitap okumuşsunuzdur(!).
Ömrünüzden 20 ayın kayıp gittiğini içiniz giderek sineye çekmişsinizdir.
Bizlerin gençlik döneminde, askerlik yapmamış kişilerin söyleşilerine oturulmaz, denirdi. Hiç yabana atılası bir söz değildir.
Herkese iyi haftalar…
_____________
(*) Yere 60 cm. Yüksekliğinde, yanlamasına, büsbütün gerilmiş olan o dikenli tel uzunluk boyunu anımsayamıyorum. Sanırım 10 mt. yakın olsa gerektir.






















