O sıra öylesine tepem atmıştı ki, bir karara varıvermiştim. Eşimi tersledim; gerisin geri gidip bir türlü ayrılmak istemediği o baba evine dönmesini istedim.
Eşim, işin ucunun nereye varacağını o dakika kestirmiş; geriye dönüp gittiğinde, benim, kendisi bir daha arayıp sormayacağımı kesin anlamıştı.
Çiçeği burnunda, genç bir çift olarak, eşimin, o kalabalık aile üyeleriyle yeterince birlikte olmuştuk. Ayrılacağımız saat geliyordu. Evimizden oldukça uzaktaydık. O yüzden de günün son otobüs seferine zamanında yetişmeliydik.
Hesap adamıyım ya eşimi üsteleyerek zamanlıca uyarıp durmuştum. Eşim ise, sanki başka bir hesabı varmış gibi hiç oralı değilmişçesine davranıyor; beni kale almıyordu. Sonuçta da işte bile bile otobüsü kaçırmış olduk.
Sevgili eşim, üstüme gelmedi; alttan aldı; beni, o ara yatıştırmayı başardı. Zaten de çok beklemedik. Bir araç denk geldi. Sürücüsü bizi aldı. Evimize de vardık.
Karı-Koca olarak o an benim için önemli bir eşikti.
Burada, yaylamızda iken bir sağlık sorunu yaşamıştım. Sıkıntıyla geçirdiğim bir gece sonrası eşimin işi ele alması ile Aile Hekimimize çıktık.
İşin ucu taaa Pamukkale Üniversite Hastanesi’ne kadar gitti.
O tıbbi iş ve işlemler herkes için kolay geçirilen bir süreç değildir. Pes etmemek için güçlü direnç ister.
Bıçak altına yatmasam da siz beni taburcu etseniz; ben buradaki herkesten daha iyiyim; görüyorsunuz, bile demiştim!
Hiç bırakırlar mı?
Başta o sevgili eşsiz(!) eşim hemen her aşamayı, benim dışımda, bir bir düşünüp kurgulamış.
Ne yapılacak ise, hepsi önceden belli idi. Ayın 1/3’ne varan bir süre yatıp beklemem gerekmişti.
Ne var ki, saatler de hemen geçivermiyor. Sırt üstü yat babam yat. Bir acım da oluştu. Gerimin bir yeri yara olup çıkmış; haberim yok.
Bıçak altı sonrası ise elbet bambaşka idi. Birileri sırtıma bir iki kez vurup geçiyor, “Uyan Davut bey uyan!” deniliyor.
İkisi bıçak altında, üçü de o işin ardı sıra olmak üzere, beş saattir o soğuk yerdeymişim.
İyi de gözlerim açık ama benim gıkım çıkmıyor ki! Ağzıma bir şey kıstırılmış. O da gem vurulmuş gibi; çenemi sıkıca kasıp duruyor. Kıpırdamam hiç olucu değil. Sıkıntım, daralmam dayanılmaz ölçülerde. Oysa her boyutu pekâlâ algılıyorum. Bilincim açık. Sezgilerim yerinde. Yalnızca tepki veremiyordum.
Az buz aşama mı bu; sonuçta göğüs kafesim açılmış, can evime girilmişti. Güvencesi mi var sanki? Yaşamın kıyı, köşesine dek bir kerteye götürülmüştüm…
Orada gözüme birileri görünmesine görünüyordu. Yalnız onlara ulaşamıyordum. Bedenimin dizginleri elimde değildi.
İşte o sıra olabileceklerin en kötüsü aklıma geldi. Kendim için bir öngörüde bulundum. Öylesi bir sezgi tüm duygularıma baskın geldi. O ara, içimden, Oğlum
Davut dedim, sen boynundan aşağı felç oldun felç! Şimdi işin artık hepten bitiktir.
Canım daraldı da daraldı. Bırakın saati, dakikalar geçmiyordu
Görüyorum, duyuyorum, anlıyorum, seziyorum; gerisi ise boş; hiç canım cinim yok. Elim, ayağım yoklanıyor, kan da, can da yok işte!
Sonradan öğrendik; meğerse bütün o aşamalar olağan süreçlermiş.
Daha ilçe hastanemizde yatıp ötelere gidip varmadan, oralara bayağı bir takılı kaldığımızı gelip gören dostlarımız, eşime, şöyle diyorlarmış: Davut bey, artık birde hastane hayatına ilişkin kitap yazar.
O dost kişiler, benim, neye odaklanıp önemsediğimi iyi kavramışlar; yazımın başlığı(!) bile onların nitelemesidir.
Herkese iyi haftalar…
_______
(*) Gittiğim memleketimde benim gibi eli kalem de tutan(!) bir arkadaşıma bıçak altından çıktığım o ayılma sürecimi kendisine yukarıdaki gibi anlatıverdiğimde, aynısıyla bu tanımlama sözünü etmişti: “Sen, cesedinle konuşmuşsun!”




















