BİLİYORUM, SİZ OLSANIZ YAPMMAZSINIZ.
Benim, ev ortamından sonra, çıkıp giderek izlediğim bir yol güzergâhım vardır. Herkesin de öylesi bir seçiminin olduğuna hiç de kuşkum yoktur. O konuda alışkanlıklarımız bellidir.
Bir kanal üstü köprüden sonra, bölünmüş, işlek caddeyi, yaya geçidinden, bisikletimle geçerim. Bazı bu yaya geçidine araç park etmeler oluyor.
İşte sizin yapmayacağınızı bildiğim hareket burada başlıyor. Siz olsanız, ilk başta, belki sesli, belki de sessiz, kızgınlıkla içinizden sövüp sayarsınız. Ben öyle yapmıyorum. Belki, ben de, o an, ayırdında olmadan, homurdanıyorumdur; kim bilir?
Yaya geçidi dibinde, o üç harfli adı olan alışveriş mağazalarından biri var. İçeri girip ilgiliden kâğıt, kalem istiyorum. Onlar da aranıp veriyorlar. O, a dört kâğıdına büyük büyük, yaya geçidine park etmişsiniz, yazıyorum, aracın ö camına, sileceklere iliştiriyorum.
Bu hareketimi bir kez yaptığımı da sanmayın. Park ederken gördüklerime de uyarıda bulunup yaya geçidi aralığını ille de boş bırakmalarını sağlıyorum. Yaya geçidine araç bırakılmış, içeride bekleyen ikinci kişiye de bir güzel çatıyorum.
Haklıyım ya, sesim o yüzden çıkıyor.
Birde oraları bayağı bir sigara izmariti olup çıkıyor. Gördüklerimi uyarıyorum. Mağaza ilgililerine de söylendiğim oluyor. Geçen gün bir de baktım, o yerin süpürüldüğünü de gördüm.
Çıktığımız Halk Evi’nde bacağını sandalye üzerine uzatanlara da uyarım oluyor. Yanlarına varıp, siz engelli misiniz, diye soruyorum. Hayır, yanıtını aldığımda ise, böyle oturmanız yakışık almıyor, diyorum; o kişi de sonrasında toparlanıyor.
Yaylamıza gittiğimizde de yol boyu yürüyüşe çıktığım gibi ova ortasına, ötelere kadar vardığım oluyor. Yenilip içilmiş, ortalığa içecek boşları saçılmış, hatta kırılmış şişeler görüyorum. Bozuluyorum elbet. Ne var ki hiç de elim boş dönüvermiyorum. Bir elimde sobalık, kısa, kuru odun demeti oluyor, diğer elimde ise, kesinlikle, yine oralardan bulduğum poşete içine sıkıştırıp doldurduğum, çer çöp boşları olup çıkıyor.
Bu, yol boyu yaptığım yürüyüşlerimde de böyledir. Hiç boş dönmem. Zaten oralara iki çöp bırakma aygıtı konulmasını sağlayan kişi de benimdir.
O kadar da değil.
Buralara gelmezden önceydi. Yaz başı, on güncük, yangın mevsimine girilmezden öncesi izin alırdım. Doğruca, Bodrum-Turgutreis-Akyarlar köyüne; o ünlü Karaincir kumsalı yakınında, bellediğimiz yere, kapağı atardık. Ağaçlık kumsal yolu kıyısı, hep çer çöp olurdu. Biz de dönüşümüzde, boşalan yiyecek, içecek torbalarımıza, karpuz kabukları ile boş pet şişe ve meyve suyu kutularını, dolduralım diye, bir akıl yürüttük. Başkaları bile bizi izledi. İyi iş yapmışız, dedik.
Bir gün motosikletimle Kayaköy yoluna çıkmıştım. Öte yüze aştım. Gemiler başına varıp seyirlik bir yer seçtim. Manzaranın keyfini çıkarayım, dedim. Öteme baktım, şişe, berime baktım, şişe kırıkları, gerime baktım aynı. Durdum, duramadım, bir çeyrek saatimi o ufak, cam şişe kırıklarını özenle toplamaya ayırdım. Dönüşümde onları en yakındaki çöp aygıtı kutusuna bıraktım. Kendimce, iyi yaptığım kanısına vardım.
Oralara eşimle gittiğimizde de hiç boş gelmedik; çevrenin, çer çöpünü yanımıza alarak döndük. Halen de bu huyumuzdayızdır.
Herkese iyi haftalar…
____________
Not: Geçmiş 30 Ağustos Zafer Bayramınızı kutlarım.




















