Kitap Okuyamıyorum Yardım Edin
Gün günü kovalarken zar zor kazandığım kitap okuma alışkanlığını yitiriyorum. Artık okumak istemiyorum. Okuyunca, hala ormancı da olamadığıma ve olamayacağıma göre …
Kitaplarla aram açılmaya iyiyce başladı. Yavaş yavaş hayatımdan çıktı. O, arada olmayınca işsiz kalıverdim bu aralar.Hatta eve tüpü geç getiren tüpçüye “işçi az galiba, beni de işe al” diye şakaya vurarak söyledim. Adam bana önce bir alıcı gözüyle baktı ve sonra “sen yapmazsın böyle şeyleri” dedi ve ardından ekledi. “Bu gece dokuzda kırk ayak gelcek, dolusu boşalcak, boşu yüklencek. Üç adam zor buldum. Geçen gün habersiz geldi. Önce bir kapak kendim boşalttım. Baktım olmayacak, halden üç Suriyeli çağırtım. Onlar da daha ikinci tüpü indirmeden kaçtılar. Bugün bakcaz kaçta biter iş.”
Tüpçü aynı zamanda iş yerinin de sahibiydi. “Bu adamlara ne kadar vereceksin” dediğimde “elli yeter” dedi. Aslında kendimce iş teorileri üretiyordum. Bir tüpçünün yanında çalışmak nasıl olurdu? “Abi ben de geleyim” diyecektim ama adamın biraz önceki “hoca başka işin mi yok” tarzındaki bakışı bu isteğimi öteledi. Ama bir kamyon tüp indirince elli liranın kazanılacağını öğrenmiş oldum.
Tüpçü de kitap okumuyordu ve hayatından da memnundu. İyi de kazanıyormuş. Öyleyse bende kitap okumamalıyım. Hatta elimdeki kitapları atmalı ya da yakmalıydım. Her odada birkaç kitaplık her kitaplıkta kitap dolu raflar. Birçoğunu da henüz okumadım. Bakmak, elinde bulundurmak, onun varlığınla güç almak için raflarda duruyor ve her odayı süslüyordu. Çünkü bizim evde vitrin yerine kitaplıklar dururdu.
Artık yeter, tüpçünün evinde bırak kitaplığı çocuklarının ders kitaplarından başka bir kitap eve girmemişti. Ama en kaliteli televizyon başköşede kara kara duruyordu açılıncaya kadar. Açılınca renk cümbüşü içinde evin içini, içindekileri aydınlatıyordu olup bitenlerden ve olmayıp bitmeyenlerden. Oysa ben hala eve bir televizyon alamadım. Onu koyacağım yerde kitaplık, içinde kitaplar vardı. Bana ak ak bakıyordu daha düne kadar.
Kitap okuyamıyorum. Kelimeleri gözlerimle seçmek yerine kulaklarımla seçmeyi tercih etmek istiyorum. Kulağımdan beslenmeliydim. Kitapların dediğini değil kulaklarımın işittiğine ses vermeliydim. Seslerimde derinden/gönülden gelen sesleri değil gözlerimin gördüğünü aktarmalıydım. Tabiatı, var olanı, elle tutulanı, görüneni, gösterileni… “Her yerde var olanı anlamak için uğraşma. Sana anlatılanı anladığın kadar anla yeter. Öyleyse anlamak için kitaplar değil anlatılanlar yeter…” dedi tüpçü bilmiş bir eda ile kitaplıklara bakarken. Ve ardından ekledi:
“Bu kadar kitabı okumana gerek yok, tabiata bak yeter.” Tam derdime merhem olmuştu. Kitap okuyamıyorum öyleyse kainat kitabını okumalıydım.
Tüpçü de âlem adamdı aslında. Tanımıyordum, yeni görmüştüm ama iyi adamdı vesselam. Bana tabiatı hatırlattı. Bak…
Kuş… Kuşlar… Cam kafeste öten güzel sesli kuşlar.
Ot… Otlar… Şeffaf poşette şifa dağıtan otlar.
Böcek… Böcekler… Gözden uzak kalınca sevilen böcekler.
Araba… Arabalar… Dört çarpı dörde binilen arabalar.
Para… Paralar… insanı şımartan ve cepleri şişiren paralar.
Nota… Notalar… Piyanoya dokunan ellerin çıkardığı notalar.
Din… Dinler… İnsanın zihin haritasında çizdiği dinler.
(Aslında ne kadar da kolaymış tabiatın seslerini yazmak. Şimdiye kadar kelimelerle alışılmış ve alışılmamış bağdaştırmalar oluşturmak için didinip durmuşum. Ot, kuş, böcek…)
Ve her tekilin bir çoğulu her çoğulun çokluğunda anlam kazanan seslerle dolu bir dünyada ben kitap okuyamamaktan şikâyetçiyim. Lütfen yardım edin kitap okuyamıyorum.
Aydın Adnan GÜMÜŞ





















