KİŞİLER,SÖYLEŞİYİ, İLLEDE İNANÇ BOYUTLU YAPMAYA YÖNELİYORLAR – DAVUT FEN
Memleketimde, bulunduğumuz yerden ayrılıp ilçe merkezine yollanmaya çıkmadan edemiyorum. Kaldığımız konutumuzun bulunduğu mahallemiz, her ne kadar tren istasyonu gibi önemli ulaşım noktasında olup bir hareketliğe sahip olsa da bizim eskiden bildiğimiz o eski canlılığından artık oldukça yoksun kalmış bir yer durumunda. O yüzden, bende öğlenki tren yolcuları için gelen belediye otobüsüne atlayarak, birkaç derenin yakınlarda birleşip öylelikle akıp gittiği dip bir yerden, -bizim Fethiye merkezinden Ovacık yüksekliğine çıkmak gibi uzaklıkta olan- yukarılara, ilçemiz merkezine çıkıp varıyorum.
İlçe merkezimizde de ne yapsak, ne etsek, kendimizi ille de o çarşı merkezimizdeki Belediye Çarşı Çay Evi’nde buluveriyoruz. Orası çarşının büsbütün göbeği olan bir yer. Çarşı Camisi, dibinde, bilmem kaçıncı kez değiştirilmiş ve sonunda bugünkü hali olan fıskiyeli park var. Bizim çocukluğumuzda yapılmış olan, o zamanın en büyük yapılarından Belediye yıkılmış. Yerine ise yarı yol, çoğunlukla da çay bahçesi yapılmış. İşte bizde oraya takılmadan edemiyoruz.
Aramızdan epey bir ayrılmış bulunan yaş kuşağımız arkadaşlarımız olsa da birlikte çalıştığımız tanıdıklarımızda yok değil. Onlarla saatler süren söyleşiler yapıyoruz. Kendileri hacca da gitmişler. Onların çevresinden kişiler de yanımıza yöremize sokulup geliyorlar. Güncel konulardan söz edecek olsak da onlardan bazıları söyleşiyi ille de inanç boyutlu yapmaya yöneliyorlar. Bir ellerinde de benim o tepki göstermeden edemediğim tespihleri oluyor. Hatta yanlarında getirdikleri o güneş gözlüklerini de takmayı akıl ediyorlar. Bende özellikle o gözlüklerini çıkarttırıyorum. Yoksa kendilerini dinleyememeğimi söylüyorum. Öylelikle çıkartıveriyorlar.
Sakal bırakmış, başı takkeli birileri de söze giriyor. Kim olduğunu bizim tanıdıklara soruyorum. Bizim buralı olduğunu söylüyorlar. Kendileri de konuşanı doğruluyor. Söyleşi sürerken, o kişi de söz yetiştiriyor. Ne diyeceğine bakıp kulak verdiğimizde ise yine o bildik inanç boyutlu örneklemeye yönelince bozum oluyorum. Kendileri söylüyor, bir de 32 yıllık edebiyat öğretmeniymiş. Başörtüsünden, Hz. Ali’den, Peygamber sözleri olan, alın terinin daha kurumadan işçiye ücretinin ödenmesinden, gibi bildik, kalıplaşmış sözlerden örnekleme yapınca, ayağa kalktım. Tepki olarak, masa üzerindeki el çantamı ve yanında duran tuğla kalınlığındaki yeni kitabımı alıp yandaki başka boş masaya geçiverdim(*).
Eski meslektaşlarımın çağrısı üzerine de geri dönüp geldim.
Sonrasında da o edebiyat öğretmenine artık yeri geldiği için, sormadan edemedim. Siz, Karl Marks’ın Kapital’ini okudunuz mu?
Dedi, hayır.
1871 Paris Komünü’nü okudunuz mu?
Dedi, hayır.
Komünist Manifesto’yu okudunuz mu?
Dedi, hayır.
Elbet başka sorularda yönelttim.
Bari 32 yıllık edebiyat öğretmeni olarak Yaşar Kemal’den, Sabahattin Ali’den, Sait Faik’ten söz edin, dedim. O zaman, Yaşar Kemal’in o İnce Memed’ne değiniverdiler. Romanda adı geçen başat kişi olan Remzi ağayı anımsamaya çalıştı ise de çıkartamadı; ben söyleyiverdim.
Kişinin durduk yerde aklına meşe sopası bile gelebiliyor…
Bu boyutta beni anlamanız kolay olmayabilir. Yazımın dipnotu size bu konuda yardımcı olur kanısındayım.
İyi haftalar…
(*) Benim durumum da aşağıda sözlerini alıntıladığım ABD’li yürekli bayan yazarın tavrından çok da ayrı değildir.
Hakim, “Tanrıya inanıyor musunuz, bayan Goldman?”
Emma Goldman, “Hayır efendim, inanmıyorum.”
Hakim; “Yeryüzünde yasalarını kabul ettiğiniz herhangi bir hükümet var mı?”
Emma Goldman, “Hayır efendim, hepsi halka karşıdır.”
Hakim, “Yasalarından hoşlanmıyorsanız, bu ülkeyi neden terk etmiyorsunuz?”
Emma Goldman, “Nereye gideyim? Yeryüzünün her yerinde yasalar yoksullara karşı. Bana cennete de gidemeyeceğimi söylüyorlar. Ben de gitmek istemiyorum zaten.
– EmmaGoldman





















