BÜYÜK FOTOĞRAF/ MEHMET UÇAR (mehmetucarcem@hotmail.com)
KIRMIZI KİTAP ve MAKUL ŞÜPHELİLER
Son MGK toplantısı üzerine Sabah Gazetesi istihbarat sorumlusunun bir televizyon kanalında söylediklerini dinleyince tüylerim diken diken oldu. Olacak gibi değil, insanın aklı, havsalası almıyor bir türlü. Değerli okurlarım, dinin siyasete alet edilmesine asla rıza göstermeyen mütedeyyin bir vatandaş olarak iktidardaki insanlara şu can alıcı soruları sormak istiyorum: Bu açıklamalara ilişkin herhangi bir yalanlama gelmedi; eğer bunlar gerçek ise nihai olarak neyi hedefliyorsunuz? Millet tarafından bunun için mi iktidara getirildiniz? 28 Şubat sürecinde yaşadıklarımızın bir benzerini bu ülkenin dindar insanlarına reva görmenizin gerçek sebebi nedir? Bu cadı avının sonu nereye varacak? Sizin gibi düşünmeyen bütün sivil toplum örgütleri, İslami oluşumlar, cemaatler, vakıflar, sendikalar, dernekler veya partiler birer makul şüpheli(!) ve iktidara düşman kuruluşlar mıdır? Yaşadığımız akıl tutulmasının ötesinde bir gönül tükenmişliği ve krizi değilse nedir? En önemlisi kim bu linç kampanyasına artık yeter diyecek/diyebilecek?
Aramızda duymayanlar olabilir belki; buradan bir kez daha hatırlatalım yukarıda bahsettiğimiz kişinin, yeni cumhurbaşkanının ilk defa başkanlık ettiği son MGK toplantısına dair aktardıklarını. Aynen şöyle diyor bu gazeteci: “MGK’daki toplantıda ortak bir karar alındı. Bundan sonra devletin içinde hiçbir yapıya izin verilmeyecek. Ne Süleymancı, ne Nakşibendi, ne Menzil, ne İsmailağa, ne de İskenderpaşa… Hepsiyle etkin mücadele edilecek. Artık yoğurdu üflemek istiyor Türkiye Cumhuriyeti. O karar çıktı.” Televizyon programında son MGK’yı değerlendiren hükümet bülteni rolündeki Sabah’tan Abdurrahman Şimşek, bu sözleriyle adeta itiraf gibi açıklamalarda bulundu. Devletin tüm cemaatlerle etkin bir biçimde mücadele edeceğini söyledi ve mücadele edilecek cemaat isimlerini tek tek saydı. MGK’da alınan karar doğrultusunda hiçbir cemaat mensubunun devlette barındırılmayacağını özellikle vurguladı. Zaten cumhurbaşkanı da epeydir kırmızı kitapta bazı değişiklikler yapılacağını ve iç tehditlerin yeniden belirleneceğini hemen her konuşmasında vurguluyordu. Anlaşılan o ki Milli Eğitim Bakanlığı’nda gerçekleştirilen ve tarihin hiçbir döneminde emsali olmayan toplu yönetici kıyımı da alınan bu tarihi(!) kararların bir parçasını teşkil ediyor.
Şimdi buna ne demeli diye düşünüyor insan? İlk iki dönem kendisine oy versin ya da vermesin pek çok kesimin takdirini kazanan icraatlara imza atan bir parti, ustalık dönemi diye adlandırdığı üçüncü seçim döneminin sonuna doğru kendisine en yakın iklimin insanlarına karşı topyekun bir cadı avı başlatmakta hiçbir mahzur görmüyor. Mutlaka, her organizasyonda doğru işlere imza atan dürüst insanlar olabileceği gibi yanlış yapanlar da yer alabilir. Suçun şahsiliği ilkesine göre delillendirmek koşuluyla bu kişileri yargı aracılığıyla cezalandırmak da devletin görevi. Ancak normal hayatta bile bir hırsızın öz kardeşi hayırsever, bir katilin babası vatansever bir şair, ahlak yoksunu bir kadının biricik kızı temiz bir insan olabilir. Şimdi biz toptancı bir yaklaşımla tüm aileyi, bütün mahalleyi, herhangi bir cemaati sevenlerin tamamını makul bir şüpheyle potansiyel suçlu olarak mı göreceğiz? Bu davranış, yasal olmadığı gibi ne ahlaki ne de insani bir yaklaşımdır ve baştan ayağa tutarsızlıklarla doludur. Ve üstelik izah edilebilir bir tarafı da yoktur.
Bizim izah etmekte zorlandığımız bu hususta hükümeti kararlılığa ve MGK’da kırmızı kitapta yer vermeye kadar sevk eden gerçek sebep ne olabilir dersiniz? Herkesi olağan şüpheli haline getiren bu girişim bindiği dalı kesmenin ötesinde bir şey değildir çünkü ve bindiği dalı kesenler, dalla birlikte yere düşerler. Nasreddin Hoca fıkralarında anlatıldığı üzere çoğu kez de dalın altında kalmak işten bile değildir. Zira vakıflar, sivil toplum örgütleri, cemaatler, sendikalar, partiler geleceğe güvenle yürümek iradesinde olan bir toplumun temel dinamikleridir. ‘Toplum, istisnasız olarak bana biat etsin!’ yaklaşımıyla devlet yönetilemez. ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!’ parolasıyla yola çıkan bir milletin ahfadı olarak biz uyarı görevimizi yapmak durumundayız. Amerika’da 2. Dünya Savaşı sonrasında senatör McCarthy’in ismiyle özdeşleşen ve komünistlere yönelik paranoyakça bir takibi andıran bu yaklaşımın ülkemizde bütün dindarlara yöneltilmesi sağlıklı işleyen bir devlet zihniyetinin işareti sayılamaz. Nasıl her Türk vatandaşı vergi alınırken bir ayrıma tabi tutulmuyorsa devlet hizmetinden yararlanmada veya bürokrasinin çeşitli kademelerinde görev almada da bir ayrımcılığa maruz bırakılamaz. Böyle bir girişim, geniş halk kitleleri nezdinde ve özellikle İslami camiada, gözaltına alınıp sonra serbest bırakılan polislerin, yargı emriyle bazı hükümet üyeleri ve onların yakınlarına yönelik yürüttükleri çalışmaların doğruluğuna dair güçlendirici bir kanaat oluşturur yalnızca.
ÇAĞRI: Anayasa’da bağlayıcılığı olmayan bir hüküm/kitap üzerinden insanları tedirgin edenlerin yakın tarihe ibret nazarıyla bir kez daha bakmalarını salık veriyorum. Çözüm süreci adı altında terör örgütü PKK’nın birçok şımarıklığına görmezden gelerek ses çıkarmayan bir iktidarın, milletimizin çimentosu mesabesindeki samimi dindar insanları incitmesi, o manevi mahfillerde kolay tamir edilebilir bir hasar bırakmaz. Bilmek istiyoruz, renkli kitaplar üzerinden makul şüpheli olarak sıra bize/size ne zaman gelecek?

















