KANDIRMAK DEĞİL İNANDIRMAK – DAVUT FEN
Gazete çıkartmak.
Beldeye yeni gelmiş biri olarak elbet yabancı sayılmam kadar olağan bir tanımlama olamazdı. Ne var ki iş çıkışı hep uğradığım yerdi. Her bir geçen gün arkadaşlığımız, dostluğumuz ilerlemişti. İlçede değil, beldede, karşımda bir matbaa ve sahibi ustayı bulmuştum. Benden genç ise de aramızda çok da açık ara yaş aralığı yoktu. Çaylarımızı içip birlikte oturuyor olsak da benim aklımda bu matbaacıya nasıl nasıl bir gazete çıkarttırmak vardı. Günlük olarak artık neyi konuşuyorsak konuşalım, ben, sözü ille de o boyuta getiriyordum. Meğerse hukukçu bir akrabaları da aynı doğrultuda önermede bulunmaktaymışlar. Benim, o yöndeki önermelerim de aynı kapıya çıkınca bu yeni edindiğim arkadaşım, bana, bayağı bayağı inanır olmaya başlamıştı.
Matbaa aygıtının basabileceği boyut sınırlıydı. Çok çok A4 diye bilinen boyutun biraz daha büyük hali gibiydi. Koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi deneceğini, biliyorduk; olur mu olur, dedik. Olmuştu. O gazetemizin çıkartılabilmesi için bolca zamanımız vardı. O boyuta odaklanmamız zor olmuyordu. Haftalık çıkarttığımız o gazetemize haber akışlarını kendim sağlıyordum. Yaşanılanların haber değeri olup olmadığına elbet ben karar vermekteydim. Matbaacı arkadaşım, benim o yazdıklarımı harf harf dizerek gazetemizin iki sayfasını oluşturuyordu. Biçim vermeye de özen gösteriyorduk. Düğün dernek çağrı basımlarını da gazetemize yerleştiriveriyorduk. Hoş bir ilgi görüyorduk. Yerel haberleri vermekte üsteliyordum. Neye el atsak, o bir kâğıdın önlü/arkalı oluşundan başka bir yanı olmayan gazetemiz, iyi bir işlev görüyordu. O boyut bir kere çok açıktı. Matbaacıya pek külfet de değildi. Üç yüz kadar bastığımız gazetemizden, ilçemizdeki, hukukçu sorumlumuza kendilerinin köşe yazılarının da yer aldığı o sayılarımızdan çevresindeki kişilerce okunması için özellikle gönderiliyordu. On kadarını, ben de müdürlüğümüze alıp götürüyor, öteye beriye elden uzatıveriyordum.Buralara birlikte çıkıp geldiğimiz arkadaşımın şiirlerini de basıveriyor, onu hınzırca havalara sokuyordum(*). Beldedeki tekerlekli sandalyeye düşmüş bir eğitimcimizde şiirler yazıyormuş. Yanlarına kadar gidip ilgilendik. Kendilerinin şiirlerini bastık.
Bize bir alışveriş merkezi de arka çıktı. Başlık her iki yanında onlara yer vermiştik. Orası da bize karşılık olarak alışveriş olanağı tanımıştı. İnanın hoş günlerdi. Kendimi olabildiğince işlevsel kılmaya baktım. O boyutun ne denli önemsendiğini gördüm. Kendime de şaşıyor, sanki her taşın altından ben çıkıyordum. Ne iyi etmişim de buralara çıkıp gelmişim, diyordum. Hiç kabuğuma çekilmek bile aklıma gelmiyordu. Ne yapılacak ne edilecekse düşünce açıklıyordum. En sivri bilinen eğitimci kişiyi bile sayfamıza konuk ettik. Yazdılar. Bunun ne kadar değerli olduğunun ayrımına vardılar. Memleketimden onca uzakta oluşumu hiç dert etmedim. Ben buralara kitap bastırtmış biri olarak çıka gelmiştim. Kamu sendikacılığı boyutunda, geldiğim ilimizde kurulan şubesinde de ön almış; Bası-Yayın-Eğitim Yönetim Kurulu Üyeliği’nde bulunmuş biriydim. Geldiğim memleketteki yerel gazetelerden birinde köşe yazıyordum. İlgili müdürlüğümüzde de üç şefliğin ikinci kişisi konumunda görev yapıyordum. Çıkıp gitmemem için türlü engel çıkartmışlarsa da hepsini aşıp geride bırakıp gelmiştim. Onca donanımımı yerinde işlevsel kılmaya baktım.
Kandırmak değil, inandırmak hedefini gözettim. İlkeli hareket ettiğim kanısındayım. Yaptığım elbet herkese göre değildir.
İyi haftalar…
____________
(*) Buralarda çok kalmayıp yakın geçmişte, önce kendileri, arkası sıra da eşi yaşamdan kopmuşlardır.


















