İFTARLIK GAZOZ
Sinema; hayatı, hayatları, acıları, coşkuları, sevgileri, öyküleri beyaz perdeye aktaran etkin bir sanat dalı. Çocukluğumuzun dar olanaklı günlerinde köye gelen bir sinema gösterimi hayatlarımızda büyük zenginlikti. Sonra parasız yatılı Ortaklar İlköğretmen Okulunda her hafta sonu okulda 400-500 kişi ile birlikte, “gazoz, nohut, çekirdek” gibi tüm ritüelleriyle izlenen kovboy filmleri, melodramlar öğrencilik dönemlerimizin renkli anıları olarak yaşamımızda hep yer aldı.
7 Şubat 2016 günü saat 10.00’da yaklaşık kırk yıllık alışkanlığımız, pazar klasiğimiz olan Western film izleyerek başladı. Filmin adı “Oturan Boğa” idi. Büyük bir zevkle izleyip Amerika’nın ötekisi, mazlumu olan Kızılderilileri sevgiyle selamladım. Tatildeydik, gösterime yeni giren hemşerim Yüksel Aksu’nun “İftarlık Gazoz” filminin saatlerine baktım ve saat 14.00’de Agora sinemalarındaydım. Patlamış mısırımı ve gazozumu alarak salona girdim, salon doluydu. Şimdiye kadar beğeni ile izlediğim Sevgili Yüksel Aksu’nun “Dondurmam Gaymak, Entel Köy Efe Köye Karşı” filmlerini düşündüm ve yeni filmin merakı ile beklemeye başladım.
Saat 16.15’te sinemadan ayrılırken gözlerimde son sahneler ile ilgili birkaç damla yaş vardı. Acıkmıştım, Sahilevleri’nde bir restorana oturup elimde kalem, film hakkında notlarımı alıyordum. Sevgili Yüksel bu filmle önceki filmlerden farklı ne yapmışı düşünmeye başladım. İlk saptamam; Sevgili Yüksel Aksu’nun, kendini gittikçe geliştirerek toplumcu sinemaya önemli bir katkı yaptığı gerçeği…
Film, 1970’li yıllar, 12 Eylül Darbesi ikliminde Ula’daki toplumsal gerçekliği, düşün algısını gazoz üreten başarılı sanatçı Cem Yılmaz’ın tiplediği Cibar Kemal Usta ve çırağı Adem üzerinden tütün üretimi, din ve toplumsal yaşam, halk kültürü öğelerini katarak günümüze aktarıyor. Film, Müşerref Akay’ın söylediği darbe dönemlerinin şarkısı, “Türkiyem” isimli parça ile başlayarak 12 Eylül sonrası ölüm oruçlarına katılan Adem’in cezaevindeki görüntüleri, onun geriye dönük anlatımıyla ve Muğla’nın güzel türküsü “Deniz Üstü Köpürür” ile devam ediyor. Bir Cumhuriyet Okulu, yaz tatiline giren siyah önlüklü cıvıl cıvıl öğrenciler, okul müdürünün coşku dolu konuşması, öğrencileriyle bütünleşmiş nitelikli öğretmen kimliği ve karne dağıtım törenini filmin başındaki çarpıcı sahnelerdi. Daha sonra Yüksel Aksu’nun yaratıcılığı ve karnaval coşkusu filme egemen oluyor. Karne dağıtımı sonrası, tütün toplayan anne ve babalarına koşan çocukların traktör üzerindeki tatil sevinci, sabaha karşı gazlı lambalarla tütün toplayan kadınlı erkekli tarım işçilerinin perdeye yansıyan görüntüleri ve deniz kenarındaki türkülerle, şarkılarla hep beraber yenen akşam yemeği kareleri harikaydı. Filmdeki orucunu bozmak istemeyen ve bitap düşmüş Adem’e deniz kenarında yemek yiyen Muğlalı teyzenin yerel diliyle yemek yedirme diyalogları olağanüstü tatlardı.
İftarlık Gazoz filminde Aksu, diğer filmlerinde olduğu gibi din-toplum ilişkisini de sorguluyor. Köktenci olmayan, hayatın içinde, hayatın akışıyla barışık kültürel bir din gerçekliğini de veriyor. Dondurmam Gaymak’ta intihar etmek isteyen dondurmacı Ali Usta ile imamın diyaloğu, imamın kurs öğrencileriyle ilişkisi bu filmde de var. Macit Koper’in usta oyunculuğuyla çizilen aydın din adamı portresiyle Dünya kupası maçları için teravih namaz saatinin değiştirilmesi, öğrencilerle yapılan söyleşide korkudan çok hayatın gerçekliğinin işlenmesi, dinin hayatın gerçekliğiyle örtüşebileceği, filmde günümüze yönelik önemli mesajlar içeriyordu. Filmde bir başka yenilik Adem’in düşlerinde çizgi film animasyonlarının kullanılması ayrı bir renk olmuş. Filmde ailelerin çocuk sevgisini özgürce, yasaksız ifade edebilmeleri ve sevgi ile büyüyen çocukların dünyalarında o duyguyu nasıl taşıdıklarının da izleri vardı.
Filmdeki devrimci öğrenci Hasan, her bir koşulda Ula Halkevindeki arkadaşlarıyla öğrencilere, tütün işçilerine emek-sermaye çelişkisini ve sömürüyü anlatıyor. O dönemde kendi dünyalarındaki aydınlanmayı yaşayan genç insanların daha eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum ütopyası sahici, samimi Hasan portresi ile başarıyla verilmiş. O karanlık dönemin katilleri iş başındaydı. Hasan’ı tütün tarlasında uğruna savaştığı tarım işçilerinin arasında katlediyorlardı. Filmin son sahneleri ülkenin yakın tarihinin yaşadığı acıları göstermesi anlamında çarpıcıydı. Cezaevindeki ölüm oruçları ve gözünün önünde tarlada Hasan Ağabeyini kaybeden Adem’in yıllar sonra Hasan’ın kavgasını sürdürürken açlık greviyle ölümü ve cenaze töreni yaşanan travmaları anlatıyordu. O acı dolu sahneleri izlerken Nazım Usta’nın “Onlar sana düşman, bana düşman/ düşünen insana düşman/ vatan ki bu insanların evidir/ sevgilim, onlar vatana düşman” dizeleri dilimin ucundaydı.
Sinema eğitimi almamış, sadece iyi bir sinema izleyicisi olarak filmle ilgili dostça eleştirilerim de var. “Dondurmam Gaymak” bir dondurmacı ve çırağı üzerinden bir öyküyü anlatıyordu, burada ise gazoz üreticisi ve çırağı üzerinden benzer bir öykü anlatılıyor. Acaba Yüksel Aksu tekrara mı düşmüş? sorusunu düşündüm. Tüm sanat dallarında ve bilimsel çalışmalarda kendini tekrar etmek tehlikelidir… Yine filmde karanlık 12 Eylül öncesi döneme ait ipuçları olmasına rağmen daha çok folklorik, geleneksel kasaba ortamındaki ilişkiler anlatılırken Hasan’ın tarlada öldürülmesi, ölüm oruçları olayı biraz zorlanmış bir senaryo havasını yansıtıyor. Bunlar benim gördüğüm çelişkiler…
Film hakkında basında çokça yazı yer aldı. Beğenenler oldu, beğenmeyenler, eleştirenler oldu ve olacak. Fellini “İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi” der… Sevgili Yüksel Aksu’nun Ula dışında yeni öykülerle hayatı, insan, doğa, toplum ilişkilerini anlatan filmlerini hep özlemle bekleyeceğiz.






















