Güvenli Gıda ve Tarımda Bağımsızlık – Ebru Oğuzhan Yeter
Markette raflara uzanırken çoğumuz ürün etiketlerine bakıyoruz. Ancak o etiketlerin arkasındaki gücü pek sorgulamıyoruz. Oysa soframıza gelen birçok ürünün hikâyesi artık tarlada değil, küresel şirketlerin masalarında yazılıyor. Bu şirketlerden biri de Cargill.
1865 yılında ABD’de kurulan bu dev yapı, bugün dünyanın en büyük tarım ve gıda şirketlerinden biri. Ancak mesele yalnızca büyüklük değil. Çünkü bu şirketler sadece üretmiyor, satın alıyor, işliyor, depoluyor, taşıyor ve dağıtıyor. Yani gıdanın kaderini belirleyen zincirin neredeyse tamamında etkili oluyorlar. Bu da gıda üzerinde küresel ölçekte büyük bir kontrol anlamına geliyor.
Mısır, buğday, soya… Bunlar sıradan tarım ürünleri gibi görünebilir. Oysa bu ürünlerin kimler tarafından üretildiği, hangi ülkeye ne kadar gönderileceği ve fiyatlarının nasıl belirlendiği milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiliyor. Bugün dünya tarım sistemi giderek birkaç büyük şirketin etkisi altında şekilleniyor. Ne yiyeceğimize ne kadar yiyeceğimize bile onlar karar veriyor.
Türkiye’de ise bu tartışmalar özellikle nişasta bazlı şeker konusu ile gündeme geldi. NBŞ tartışmaları bir anda sadece sanayi üretimi meselesi olmaktan çıktı, halk sağlığı konusuna dönüştü. Özellikle şeker fabrikalarının kapandığı/satıldığı dönemde bunlari öğrendik. İnsanlar ilk kez yüksek sesle “Ne yiyoruz?” sorusunu sormaya başladı.
Asıl üzerinde durulması gereken konu ise tarımda bağımsızlık meselesidir. Çünkü gıdada dışa bağımlı hâle gelen bir ülke, zamanla ekonomik ve sosyal açıdan da kırılganlaşır. Oysa Türkiye, verimli toprakları, farklı iklim yapısı ve üretim potansiyeliyle tarım açısından dünyanın en şanslı ülkelerinden biridir. Anadolu’nun bereketli ovaları, dört mevsimi yaşayan coğrafyası ve üretim kültürü aslında bu ülkenin en büyük gücüdür.
Ancak yıllardır küçük üreticinin desteklenmemesi, artan maliyetler, plansız tarım politikaları ve ithalata dayalı yaklaşım yerli üretimi zayıflatıyor. Köyler boşalıyor, çiftçi üretimden uzaklaşıyor, gençler tarımı geleceğin mesleği olarak görmüyor. Böyle bir ortamda yerli üretimin gücü azalırken, küresel şirketlerin etkisi daha da büyüyor.
Elbette modern dünyada büyük tedarik zincirleri olmadan milyonlarca insanın gıda ihtiyacını karşılamak kolay değil. Ancak güç büyüdükçe sorumluluk da büyür. Şeffaflık, denetim ve kamu yararı bu yüzden hayati önem taşıyor.
Bugün artık şu soruyu daha güçlü sormak zorundayız:
Sadece doymak mı istiyoruz, yoksa gerçekten sağlıklı beslenmek mi?
Çünkü güvenli gıda yalnızca market raflarının değil, milli güvenliğin de bir parçasıdır. Tarımda bağımsızlığını kaybeden ülkeler, yarın sofralarının kontrolünü de kaybedebilir. Bu nedenle yerli üreticiyi koruyan, doğal üretimi destekleyen ve halk sağlığını merkeze alan bir tarım politikası artık tercih değil, zorunluluktur.
Türkiye’nin verimli toprakları hâlâ bize büyük bir fırsat sunuyor. Yeter ki toprağın değerini bilelim, üreticiyi yalnız bırakmayalım ve geleceğimizi kendi topraklarımızda aramayı unutmayalım.


















