Yaylalardan çoğu kimsenin elini eteğini çektiği günlerden sonra da bizim bu yaz boyunca ilk kez gidip kaldığımız Nif-Arpacık‘ın Gedre denilen mıntıkasındaki o şirin yerimize, dost-arkadaş çevremizin hiç ilgisi azalmadı; hava kapalı, puslu, soğuk demedik; orada buluşmalarımızı sürdürdük. Geçen haftalar içersinde epey bir kalabalık grup arkadaşlarımızla orada olduk. Nif‘te yeni bir yayla konutu edinen bayan arkadaşımıza uğramak da gezintimiz içinde yer aldı.
Bu kez, gittiğimiz o şirin yaylamızın kış havası, bizim, açıkta yeme içmememize izin vermedi. Ovada soğuk soğuk esen rüzgârdan kaçındık. Kiralık olarak tuttuğumuz o geniş yayla konutumuzun üç yerinde de ateş yaktık. Bu ateşlerden ikisi odalarda bulunan sobalarda biri ise mutfaktaki ocaklıktaydı.
Soğuğunu iyiden iyiye hissettiğimiz rüzgâr, bulunduğumuz ovanın ortasındaki bütün ağaçları eğip büküyor, yerlere küçük dal parçaları düşürüyordu. Sararıp solmuş yapraklar ise ağaç dallarından tek tek değil, küme küme koparak rüzgârın gidiş yönünde savruluyorlardı. Tepelerindeki dalların uçlarında kalakalmış yaprakları yeşilden sarıya dönüşmekte olan uzun kavak ağaçları ise sallanıp duruyor, en tepelerindeki dalları metrelerce rüzgâr yönünde eğilip gidiyor, sonra yeniden eski yerlerine geliyorsa da titreşmelerinin ardı arkası gelmiyordu. Rüzgârın esmesinde süreklilik vardı.
Öyle anlaşılıyordu ki, ovanın çayırlık olan tabanında yer alan söğüt, çınar ve kavak gibi sulak alan ağaçlarından uzun boylu türden bazılarının yıkılıp gitmesi bu sürekliliğe sahip rüzgâr yüzündendi. Çünkü ne zaman oralara yeniden gittiğimizde bir başka kavağın da devrilmiş olduğunun ayırdına varıyorduk.
Bizim kaldığımız yer, ovanın çayırlık yanıydı. Eskiler, sulak olan çayırı ekip biçebilmek için bol su tüketen ağaçlar olan söğüt, çınar ve kavak dikmeyi akıl etmişler. O nedenle her bir yanımız o güzelim ağaçlardan geçilmiyordu. Özellikle tarla, bahçe kıyıları kavaklarla doluydu.
İşte o kavaklardan bazılarının yıkılıp gitmiş olmaları ilgimi çekiyordu. Benim satın almış olduğum çayırda bulunan kavaklardan biri de söğütlerimizden birinin üzerine yıkılmış, yan yatmaktaydı. Bir diğeri ise az bir eğik kalıştan sonra yeniden başını yukarıya doğrultmaya başlamıştı. O yüzden gövdesi geniş bir yay çizmekteydi. Yıkılmış kavak sahipleri onları hepten kesip gövdesini ayrı, dallarını ayrı değerlendiriyordu.
O yüksek rakımda, hele hele o Çal Dağı‘nın kuytusunda, rüzgâr da nereden çıkıp geliyor, diye düşünmeden edemiyorsunuz. Evet, çıkıp geliyor ve kuzeyden saatlerce esiyor. Bir günü, bir buçuk günü aşan süre boyunca, aralıklarca değişen hızda esmesini de sürdürüyor. O çayırda ve nemli yelerdeki boylu poslu kavak ağaçlarından bazıları da hemen değilse bile, git gide dik duruş dirençlerini kaybediyorlardı. Önce eğik düşüyorlardı. Sonrasında da sürekli gelen rüzgâr baskısıyla yıkılıyorlardı. Avcısıyla baş edemeyen av hayvanı gibi bir son ortak paydaları oluyordu.
Hani bizlerin de ortak payda olarak davaları vardır; o uğurda yeterince çaba ortaya koyduğumuzu düşünür; sonuç alamadığımızı gördüğümüzde de hayal kırıklığı yaşar, yılgınlığa düşeriz ya… İşte bu gidişatımızla ilgili ben de, yukarıda anlatmaya çalıştığım doğa olayıyla bezerlik kurar; o yöndeki eylem ve hareketlerimizde gördüğüm eksik gediklerden dolayı kabahati de kusuru da kendimizde bulurum.
Denir ki, “Akarsuyun yatağındaki kayayı aşındırması gücünden değil, sürekliliğindendir.” Düşmanlarınızı savaş alanlarında alt edip barış ortamına geçtiğinizde halkınız için gerekli devrimleri de peş peşe yapmış olabilirsiniz. İşte orada durup kaldıysanız vay halinize! Karşıtlarınıza gün doğmuş demektir. Günümüzde de olduğu gibi bir an önce palazlanıp altüst olmuş kendi düzenlerini yeniden yaşama geçirmek için harekete geçeceklerdir. Kendi aralarında elele vererek, sizin uyuşukluğunuzu fırsata dönüştüreceklerdir.
“Eşitlik, özgürlük, kardeşlik…” sizin ilkelerinizde vardır. Onların böyle bir önceliği de, ilkesi de yoktur. O gelenekçi, gerici duruşlarını eskisinden de öteye taşımaya bakarlar. Palazlanmalarının önü alınamaz olur. Onlar, sizin güçlü olduğunuz dönemlerinizde hiç de ortalıktan çekilip gitmemişlerdir; yalnızca köşelerine çekilip sinmiş görünmeyi yeğlemişlerdir. Aslında karşı devrim için hep yanıp tutuşup durmuşlardır. Günümüzdeki uygulamalarından da açıkça görüldüğü üzere, aslında, hiç kimsenin davasından saptığı yoktur. Sizin, davanızı savsaklamanız ya da doludizgin koşarken(!) tökezlemeniz, onlar için belirleyici olan andır…
İyi haftalar…























