GENELKURMAY BAŞKANIMIZA SORUMU YÖNELTEMEMİŞ OLMAK İÇİME SİNMEDİ
Bilirsiniz, “Urfa’ya Paşa Geldi.” diye bir türkümüz vardır. Türküye konu edilmiş o paşaya ilişkin bir bilgim yok. Ayrıca merak da etmiyorum. İçerdiği güçlü bir iletisi olduğunu da sanmıyorum. Yalnızca hoş bir yanı olsa gerek. Hepsi o kadarla sınırlı yan, yön olmalı.
Bizim buraya, Fethiye’mize eski de olsa bir Genelkurmay Başkanı gelmiş olmasını birçok kişi olarak önemsedik. Aynı yöndeki dava ve yol arkadaşları olarak da ağırlıktaydık. Üstelik ülkemizde 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak belirlenmiş bir gün de söz konusuydu.
Eski Genelkurmay Başkanı’mız 1943 doğumlu, Mehmet İlker Başbuğ beyefendiler, Ö. O. Kültür Merkezi’mizde konuşmalarını yaptılar. Belirlenen saat 18.30-20.30 arası idi. Saygı değer başkan, kentimize, önceden belirlenip duyurusu yapıldığı üzere “Atatürk ve Eğitim” konulu, konuşma yapmak ve kitaplarını imzalamak amaçlı, çağrılıymışlar.
Anılan saatte, Ö.O. Kültür Merkezi’mizde eşim, eşimin aşkadaşları ve ben de katılımcı olarak bulunduk. Bir ara, konuşma sürecinde, eski başkanın, merak ederek sorması üzerine, içeride çok büyük bir ağırlıkla eğitimcilerin olduğunu da öğrenmiş olduk. Elbet bütününe yakını da emekli kişilerdi. Eşimle birlikte gelen hanım arkadaşlarından biri de emekli eğitimci olurlar.
Emekli “Paşa”’mız, ordumuz ile ilişiğinin kesilmesi sonrası bilindiği gibi silahlı, kalkışmacı, eylemci, yıldırı örgütü, kurmaktan tutuklanmış, bir süre içeride tutulmuşlar idi. Bu Cumhuriyet tarihimizde ilk rastlanıp yaşanmasıyla da öne çıkmış bir olaydı.
O tutuklanma sonrası, içeriden(Silivri) çıkışlarıyla, merkezî yönetim yanlısı olmayan tv. kanallarında, özellikle Atatürk ile ilgili yapmış oldukları araştırmaları ve üzerine yazmış oldukları kitaplarına ilişkin konuşmalar yaptılar. Bu yalnızca bir tv. kanalı ile de sınırlı kalmamış idi.
Kentimize çağrılı olarak bulunmalarında da aynısıyla hareket ettiler. Karşılarında, emekli de olsa, bir eğitimci ordusu yer alınca da konuşma boyutu, bir ara söyleşi biçimine de büründü.
Benim ise, bu haftaki yazı döşeme konum, aşağı yukarı belliydi. Birileri, birer eğitimci olarak, mesleğe yenice başlayıp o ilk ücretler ilgili saymanlıklarınca kendilerine ödenince, şımarıkça harekette bulunmuşlar. Sizinkisi(!) tutmuş; eline geçen, o ilk aylık ücreti olan para destesinin içinden, bir kâğıt parayı çekmiş almış. Ne yapmış biliyor musunuz; o kâğıt yakmış, onunla da sigarasını tüttürmek şımarıklığını da yapmışlar. Artık hangi Batılı sinema filminden etkilenmişlerse işte, öylesi bir harekette bulunmuşlar. Olay tek değil; bir başkası da aynısını yapmış. O boyuta ileri geri(!) değiniverecektim.
Gelin görün ki kentimize bir “Paşa” gelince, biz de o, ordumuzda gelinebilecek en yüksek rütbedeki, eski generalin konuşmacı olduğu Kültür Merkezi’mize katılımcı olmadan edemedik.
İyi de işte orada, kendimce önemsediğim bir eksiklik de hissettim.
O eksilik boyutu ise, bana göre şuradaydı. Bu ülkenin, daha düne kadar, sağlıklı her bir erkeğinin, ille de askere alındığı bir dönem yaşadık. Doğru mu? Peki, o boyuta, ucundan, kısından olsun, bir ayrıntı verilerek, hiç mi değinilemezdi?
Bakınız, benim, o konuda, bir açılımda bulunama, bir soru yöneltme düşüncem olmuştu. Olmuştu oluşmasına da işte oyun bozanlık etmek istemedim.
20 aylık fiili askerlik sürecimi, önemser, ben de anlata anlata bitiremeyenlere katılırım.
Hele az bir durunuz, o anlatacaklarım arasında şöyle de bir olay var: Ülkemizde “Darağacına Gönderilmiş Üç Fidan”ı bilirsiniz. İşte onlardan biri miydi yoksa o önemde birilerinin kardeşi miydi; yanlışa da düşmek istemem; öylesi bir er bizim kıtamızdaymış. Ben kendilerini görmedim. Bir gün duydum ki o ere, çok üst rütbeli birileri, -vereceğim sayıyı, lütfen iyi okuyunuz- 44 tokat atmış. Gerekçesi ise, öylesi, öne çıkmış, eylemci bir gençlik önderinin kardeşi olduğu içinmiş. Hani savunma, hani yargı süreci, hani verilen ceza hükmü?
İşte, ben, o sözünü ettiğim hareketi, eski bir genelkurmay başkanına, yeri gelmişken, niye soramadım diye üzüldüm; kendime de epey bir bozuldum; o tavrımı bir türlü içselleştiremedim.
Ha diyeceksiniz ki, yeri değildi. Ben de zaten o yüzden geri durdum.
Bir de şöyle düşündüm. Elime, o gezen ses aygıtını ister, sorumu, sözümü yöneltir; “Efendim, siz isterseniz sorumu, sözümü hiç edilmemiş kabul edip değinmeyebilirsiniz.” de derdim.
Hani orada değinilmişti ya zekâ verilen yanıtlarda değil, yöneltilen sorulardadır. Bir de o boyut var elbet. Benimkisi, onca askerlik yapmış ve tezkere almış yurttaşlarımız adına, temsilen bir hareket olurdu.
Gelgelelim, eski başkanımız hiç boyuta eğilmediler. Benim de geri durduğum o tavrım içime hiç sinmedi; bir tülü içselleştiremedim işte.
Onca orada olan eğitimcimizin, o türden, anılarının olduğunu ise, hiç sanmıyorum.
Herkese iyi haftalar…






















