Arkadaşım telefonda haber veriyor; “Bu kez bizi hocamız konuk edecek,” diyerek, birkaçını daha önceleri gerçekleştirdiğimiz “İstanbul Buluşmaları”mızdan bir yenisinin, tarihini ve yerini belirten bilgiyi veriyor. İstanbul’a en uzakta olan da benim. O yüzden de en az iki ay öncesi bilgilendiriliyorum ki, buluşmamızın olası engellere takılmasın diye düşünülmüş oluyor. Amç, on beş kişiyi bulan bizim o buluşmalarımızın eş zamanlı olabilmesine kendimizce fırsat yaratabilelim.
İşte öylesi bir buluşma için aylar öncesinden yeri ve günü belirlenmiş olunca, ben de, en uzaktaki kişi olarak, otobüs yolculuğunu değil, uçak yolculuğunu yeğlemeyi akıl ediyorum. Yaptığım araştırma sonuçlarına göre, hem otobüs yolculuğundan ucuza bilet ayırtmış oluyorum, hem de on-on iki saat sürecek yolculuğumu, hazır olup beklemeleriyle birlikte iki buçuk saatlik bir zaman dilimine indirgemiş olacağım ki, büyük kolaylık; büyük tasarruf.
Buluşma günümüzde İstanbul’a varıyorum. Yer, İstanbul’un Trakya yakasında kalıyor. Büyükçekmece ilçesinin adı güzellikle anılan özel bir mıntıkası. Bir araç dolusu dönem arkadaşı buluşmuşuz. Birbirimizden sonra bir de bize bildirilen yeri bulmaya çalışıyoruz. Epey yol gitmiş olsak da o konuda pek zorlanmadık.
Ne var ki, adım atacağımız yer, öyle sıradan bir yer değil. Bir konut topluluğu. Öyle elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz. Sanırsınız o giriş, bir ülke Gümrük Kapısı. Neyse söz konusu konuk olacağımız konutu da bulup içeri alınıyoruz. Birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanıdığımız arkadaşlarımızla bir araya geliyoruz. Yaşı seksenleri bulmuş bayan öğretmenimiz bizi candan bir kucaklamayla karşılarken gözlerinin içi gülüyordu. O buluşmamızda birlikte yiyip içecek, uzun uzun da söyleşeceğiz.
Bazı arkadaşlarımız daha gelemeyince, ben, kendimi, öğretmenimizin eşinin yanında, konutlarının bodrum katında; her yanın kitap raflarıyla dolu dolu olduğu bir yerde buluyorum.
Öğretmenimizin eşi, zamanında bizim kasabamızda yargıç idi. Aristokrat bir tavır sergilerdi. Kaldıkları Belediye Konutları’ndaki yerlerinden, Hükümet Konağı çatısı altında bulunan Adliye’ye kadar yapacağı, düz, uzun, çarşı içinden geçen ana cadde boyunca olan yürüyüşünde, ağzında piposu olurdu. O yüzden de, öğretmenimizin bize yaptığı açıklamasına göre, bizim o kasaba halkımız, eşine “Çubuklu Hakim” dermiş.
O zamanlar kasabamızda da tek bir avukat var. Onda da ne çene cardı bir bilseniz! Tutucu bir kasabada o da merkezi yönetimi elinde bulunduran örgütsel bağın önde geleni. Ben de o zamanlarda ortaokul öğrencisiyim. Yazları içkili kır lokantasında çalışıyorum. Onlar da oralara sıklıkla gelip gidiyorlar.
İşte o “Çubuklu Hakim”in, konutlarının zemin katındaki dolu dolu kitap raflarını görünce hayretimi gizleyemeyip şaşırdım. İleri yaşlarına gelmiş o kişilerden sonra o kitapların sonu ne olurdu; hüküm yürütmeye başladım. Kendilerinden, yakın bir belediye başkanı da o kitapları bağışlamasını istemişmiş. Ama Bizim “Çubuklu Hakim” lonya ilgi göstermemiş; oralı olmamış.
Bu kez de, ben, benzer istek ve dilekte bulundum. Biraz aklı yatar gibi olmuştu. İstiyorum ki, kendilerinin adı verileceği taşrada bir kütüphane kurulsun; onca dcğerli kitap da toplum yararına açılsın.
Arkasını getiremedik. İkidir de o buluşmalardan uzak kalıyorum. Bizim düşünce doğrultumuzda olan bir akademik-hukçu kişinin toplum çıkarları doğrultusunda hareket etmesini umduğumdan konuya hep ilgi duymadan edemiyorum.
Üzerine düşülürse niye onca kitap bizim yakın çevremizde bir kütüphanede bulunmasınlar!
Bakalım ne olur ne gider? Düşüncemdem vazgeçmiş değilim.
İyi haftalar…
_________________
Not; Bu yazımı, gece, saat 04.00’de kalkıp yazmaya oturdum.
(*) Kendileri emekli bir yargıç olup seksenli yaşlarında, İstanbul’da yaşayan birileridir.
Köşe Yazarı: Davut Fen























