ÇERÇEVE
(G)özlerin içinde her şeyin bir sınırı vardır. Bu sınır, bir fotoğrafta çerçeve, derste müfredat, futbolda kale olarak sıralanır gider. Doğru yerde ve doğru zamanda olursa sınırların büyüklüğü fark etmez ve kendine bir çizgi arar. Fotoğrafta ya da resimde bu çizgi bir çerçevedir. Fotoğraf ne kadar büyük olsa da kendine bir çerçeve bakar. “Büyük fotoğraf” eğer bulabilirse allı pullu dört köşeden oluşan çıta, işte o zaman anlam kazanır.
Çerçeve ile sınırları çizilmiş olan fotoğraf içindekilerle anılır. Ne kadar kendini başka varlık arasında gösterse de belli bir süre sonra tekrara düşmeye başlar. Belki de zaman içinde “tükenmişlik sendromu” yaşayacaktır. Ne kadar selfie (kendi kendini çekmek) ile çerçeve bezense de yolun sonu gelecek ve bir münadi uzaktan dur diyecektir. İşte o zaman kelimelerin gücü yeniden duyulacaktır.
Kelimelerin gücünü hissettiğinde fotoğraf sıradanlaşacak ve insan kendi iç “ben”indeki yerini bulacaktır. Çerçevenin içine ne kadar dıştan bakılsa da aslında sadece var olanla yetinecek, yokluk âlemindekileri arayacaktır. “Durup durup bakacak semâya…” belki ağlayarak belki de “gözleri kapalı”… Yine de bir şey bulacak: Kendini…
Kendi varlığının ayaklar altında olduğunu anlayacak gökten aşağıya bakarken. Boynu bükük el pençe duracak bir çerçeve karşısında. Mırıltıyla karışan sese bir başkası eşlik edecek. Yavaşça bir başkasının dünyasında yer alacak. Bir program içinde adımlarını ölçecek. Ve bu ahenk karşında baş eğecek sessizce. Bu sessizlik çerçeve içindeki yollara ve duran anlara götürecek onu. Anı dondurup kendindeki yansımasına bakmak için can atacak. Gördükleri karşısında önce duraksayacak ve “bu ben miyim?” sorusuna cevap arayacak. Donuk bir kare içindeki parlak ışığa dikkat kesilecek.
Sessizce diz çökecek ve arkasından elleri yüzünde kalakalacak. Kendi kendine çerçevenin içinde gördüklerini zihninde evirirken kelimeler benliğinde:
“Ben, üç şekerli demli çayda eriyerek benlik savaşımı sürdürüyorum. Önce, bir ses duydum. Kendimce kulak kabarttım. Bu ses olsa olsa Sait Faik’in Hişt Hişt sesinden başkası olamaz dedim. Tanıdık geldi. Hişt hişt. Yine duyunca dönüp baktım. Beni arayan bu sesi tanımak için çalıştım ama şimdi neydi deseniz anlatamıyorum. Hani şairin biri diyordu ya.
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Sordum, hiç durmadan sordum. Ben kimim? Beni ben yapan nedir? Bazen kardaki oksijende aradım, bazen zaman denilen sürekliğin içinde. Ses, zamanı çağırdıkça ben zamanın içinde eridim. Çayı, demli ve üç şekerli içmeye başladım.”
Çerçevede duran “büyük fotoğraf”ın içindeki parlak ışığın yansımasıyla anlam güç kazanacak ve ayrıntılar büyük fotoğrafı oluşturacaktır.
Aydın Adnan GÜMÜŞ





















