BİR OKUR,BİR YAZAR – SULTAN ÜNAL
(Erkek kardeşi Branwell Bronte tarafından yapılan Emily Bronte portresi) SULTAN ÜNAL
Nihayet dün akşam peşine ısrarla düştüğüm Emily Bronte’nin tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i bitirmeyi başardım. Roman her ne kadar muazzam bir akıcılıkla yazılmış olsa da bazı kitaplar vardır; doğru zamanda okunmadığında çekilmez hale gelir. Ben de bu romanı doğru zamanda ve doğru ruh halinde okumadığım için bir türlü tutturamadım.
“Neden bu kadar zorladın, bıraksaydın ya?” diyebilirsiniz. O noktada da vizyonda olan filmini izlemeden önce okumak istedim; biraz da bu yüzden kendimi okumaya zorladım. Ama ben bitirene kadar film de vizyondan kalktı. Zaten artık Fethiye Erasta Aksin Sineması’na gitmeme kararı aldım. Perde ışıklarını normalden daha kısık tutuyorlar ve bu da iyi bir film deneyimi yaşamayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Elbette sektörün ekonomik nedenlerle daha “tasarruflu” davranmak zorunda olduğunu anlıyorum; ama bu durumun sanata duyulan saygıyı zedelediğini de düşünmeden edemiyorum. Bir yanım anlıyor, bir yanım ise açıkça kınıyor.
Kitabın okunaklı oluşu sayesinde sayfalar hızla akıp gidiyor; fakat hikayenin merkezindeki Heathcliff karakterinin saf kötülüğü ve etrafındaki herkesin –sevdiği kadın dahil– mutsuzluğa sürüklenmesi insanı gerçekten yoruyor.
Özetle; mutlu mesut yaşayan bir aile vardır: anne, baba, bir kız ve bir erkek çocuk. “Uğultulu Tepeler” adlı bir bayırda, çiftlikleri, hayvanları, hizmetçileri ve işçileriyle kendi hallerinde bir yaşam sürerler. Günün birinde baba, şehirden dönerken yanında kara kuru, çingene kılıklı bir oğlan çocuğu getirir. Bu çocuğu baba ve ileride ona aşık olacak olan Catherine dışında kimse sevmez.
Zaman geçer; baba ölür, anne ölür ve Heathcliff büyür. İçindeki nefret giderek belirginleşir ve herkese eziyet eden birine dönüşür. Catherine ise ona kavuşamadan komşu bir adamla evlenir, bir çocuğu olur ve ölür. Sonrasında alt kuşakta da benzer bir döngü yaşanır. Kitap, yine Heathcliff’in kötülükleri ve ölümüyle son bulur.
Dört yüz beş sayfalık bu anlatı, iki nesil boyunca bu aileye hizmet etmiş bir kadının ağzından aktarılır. Kitabın sonuna doğru, hiçbir yere varamayacakmışım hissiyle ilerlerken bir paragrafta birden durdum. O paragraf zihnimde bir ışık yaktı:
-Bu adam bir hortlak mı yoksa bir vampir miydi? Böyle insan biçimine girmiş korkunç ruhlar olduğunu okumuştum. Sonra çocukluğunda ona nasıl kendi elimle baktığımı, gözlerimin önünde büyüyüp koskoca delikanlı olduğu ve hemen hemen bütün yaşamını bildiğim aklıma geldi. Öyle bir korkuya kapılmanın ne kadar yersiz, ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm. Uykuya dalacağım sırada, ‘’Ama yanına sığındığı o iyi adamın felaketine neden olan bu küçük kara şey nereden çıkıp geldi? diye fısıldadı içimde uğursuz bir ses.
İşte tam burada bir şey değişti. Bu romanın yazıldığı dönemi düşünmeye başladım. İngiltere’de yazılmış bir kitap… Ve İngiltere’nin tarihsel olarak ırkçılıkla olan ilişkisini az çok biliyoruz. Hemen döneme baktım: Ve bingo! 1848, yani Viktorya Dönemi.
Viktorya Dönemi İngiltere’sinde ırkçılık, bireysel bir önyargının ötesinde, imparatorluk ideolojisiyle iç içe geçmiş yaygın bir düşünceydi. Britanya İmparatorluğu’nun genişlemesiyle birlikte İngilizlerin kendilerini “üstün” görmesi, diğer halkları ise geri ve yönetilmesi gereken toplumlar olarak değerlendirmesi adeta normalleşmişti. Bu bakış açısı, Sosyal Darwinizm gibi sözde bilimsel teorilerle de desteklenerek meşrulaştırılıyor; gündelik yaşamda, kültürde ve sömürge politikalarında açık ya da örtük biçimde kendini gösteriyordu.
Bu açıdan bakınca roman benim için bambaşka bir yere oturdu. Sanki bütün hikaye, dışarıdan gelen o “öteki” çocukla başlıyor ve onun ölümüyle son buluyor. Çingene, iblis, çirkin olarak tanımlanan bu karakter, diğer iyi insanların hayatlarına bir karabasan gibi çöküyor… Bir anda metnin alt katmanında ürkütücü bir anlam beliriyor.
İşte bu noktada asıl meseleye geliyorum: Belki de biz, sırf keyif almak için okuduğumuz bir romanın içinde, farkında olmadan belli ideolojilere –hatta ırkçı söylemlere– alıştırılıyor olabiliriz. Eğer okuma refleksimiz ve eleştirel bakışımız yeterince gelişmemişse, “iyi edebiyat” diye sunulan şeyin alt metnindeki bu manipülasyonu fark etmeden içselleştirebiliriz. Düşüncelerimizin eğilip büküldüğü, bize ait olmaktan çıkarıldığı bir düzenin içinde, bunun farkına bile varmadan akıp gidiyor olabiliriz.





















