BİR OKUR- BİR YAZAR-SULTAN ÜNAL
Geçen hafta pası, edebi idollerimden biri olan Annie Ernaux’ya atmıştım. Simone de Beauvoir gibi yazarların bir alt kuşağından gelir kendisi. Hatta annesini anlattığı kitabının sonunda, şöyle bahseder: “Simone de Beauvoir’dan sekiz gün önce öldü. Almaktan çok vermeyi severdi. Yazmak da bir verme biçimi değil midir?” Bu cümleyi her okuduğumda, Ernaux’nun Beauvoir ile kurduğu görünmez bağı düşünürüm. Bir anlamda, edebi annesidir Beauvoir onun.
Annie Ernaux ile tanışmam birkaç yıl önce bir arkadaşımın hediyesiyle oldu. İlk okuduğum kitabı, ilk yazdığı romanı olan Boş Dolaplar’dı. O ilk okuma deneyimimde duyduğum rahatsızlığı hala hatırlıyorum. Hikayenin birçok yerinde genç kızlığımdaki duygulara benzeyen hislerle karşılaşıyor, bundan tuhaf bir haz alıyor; ama aynı zamanda bu karşılaşmadan ve aldığım hazdan rahatsız oluyordum. Zevkle okuyup aynı anda sevmemeye karar verdiğim ilk kitaptı bu kişisel okuma tarihimde.
Sonrasında, kitap kulüplerinde yaptığımız okumalar ve yeniden dönüşler sayesinde şunu fark ettim. Beni rahatsız eden şey metnin kendisi değil, kadınlık deneyimine dair böylesine çıplak ve sahici bir anlatımla daha önce karşılaşmamış olmamdı. Yıllarca edebi metinleri belli bir alışılagelmiş yerden okumuş; o okuma pratiğini de “doğal” sanmıştım. Oysa dişil bir yazı üslubuyla karşılaşmamıştım. Bunu fark ettiğim an yaşadığım özgürleşme hissini tarif etmek zor. Bu keşfi Annie Ernaux sayesinde yaptım. Minnettarım.
1940 doğumlu Fransız yazar, savaş görmüş, orta gelirli bir ailenin ikinci kızıdır. Ablası, o doğmadan önce hayatını kaybeder. Kasabalı ve yoksul sayılabilecek bir aileden gelir. Anne ve babası, bir tarafı bakkal bir tarafı mahalle barı olan mütevazı bir işletme çalıştırır. Kızlarının kendilerinden “daha yukarı” çıkmasını isterler. Annie özel okullarda okur, mahallenin üniversiteye giden ilk çocuğu olur; ama okul yıllarında ailesinden utanır. Bu sınıfsal gerilim, metinlerinin ana damarlarından biri haline gelecektir.
Üniversitede edebiyat okur, aristokrat bir aileden gelen bir adamla evlenir ve iki oğlu olur. Yıllarca edebiyat öğretmenliği yaparken bir yandan da yazmayı sürdürür. Yazdığı tür için “otososyobiyografi” denecektir sonradan. Kendi yaşamını, bireysel hafızasını ve toplumsal bağlamı iç içe geçiren bir anlatı biçimi. Bu özgün yaklaşımı sayesinde 2022 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülür.
Ernaux’nun metinleri bana iki farklı okuma deneyimi sundu. İlki, dişil bir yazı diliyle karşılaşmanın sarsıntısıydı. İkincisi ise duyguyu seçme sorumluluğunu okura bırakması. O sahneyi kurar, kaydı tutar; ama okuru yönlendirmez. Metnin duygusu, okurun performansına kalır. Bu, alışık olmadığım bir şeydi. Önce şaşırdım, sonra heyecanlandım. Ne kadar özgün bir tavırdı bu.
Bir başka keşfim de şu oldu: Ernaux yazarken betimlemeyi çoğaltmıyor, anı dramatize etmiyor. Aksine, yaşadıklarını kelimelere aktarırken, damıtarak yazıyor. Sade, nötr ve yoğun bir anlatımı var. En kalın romanı 224 sayfa, en kısası ise büyük puntolarla yazılmış 37 sayfadır. Ama o 37 sayfa, birçok “kalın” romandan daha ağır ve yoğundur. Yıllarca sürmüş bir yaşam kesitini öyle süzer ki geriye yalnızca özü kalır.
Bu durumu anlatırken aklıma hep Doctor Who dizisindeki TARDIS gelir. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir telefon kulübesi; kapısını açtığınızda ise devasa bir iç mekan. Ernaux’nun kitapları da öyle hissettirir. Elinize aldığınızda incecik görünür ama içine girdiğinizde genişler, derinleşir, sizi uzun bir yolculuğa çıkarır.
Aylar önce, kitaplarla dolu bir meslek hayatım olacağından habersiz, yıllarca biriktirdiğim, her taşınmada peşimden sürüklediğim kitaplarımı dağıtmaya karar verdim. Fakat Annie Ernaux’ya kıyamadım. Onun kitapları rafta kalmaya devam etti. Üzerine daha çok şey söylemek, her bir kitabını tek tek konuşmak isterim.
Türkçede okurla buluşan kitapları arasında Boş Dolaplar (1974), Babamın Yeri (1983), Bir Kadın (1987), Yalın Tutku (1991), Olay (2000), Seneler (2008), Kızın Hikayesi (2016) ve Genç Adam (2022) olmak üzere toplam sekiz kitabı yer alır. Hepsi Can Yayınları tarafından yayımlandı. Şimdilerde yeni bir kitabı yayıma hazırlanıyor. Türkçeye “Donuk Jöle” diye çevrilebilecek bir isim taşıyor. Boşanma sürecini anlatıyor. İsmini çok sevdim: Ne akışkan ne tamamen katı. Arada bir yerde; tıpkı hayatın bazı dönemleri gibi.
İsterseniz, kitaplarının detaylarını haftaya daha ayrıntılı konuşalım. Çünkü Annie Ernaux söz konusu olduğunda, anlatacaklarım henüz bitmedi.






















