Mandarinler’i okumaya başladığımda bir romanla değil, uzun bir iç konuşmayla karşı karşıya olduğumu kısa sürede fark ettim. Simone de Beauvoir, sayfalar ilerledikçe bana karakterleri değil, soruları sundu. Üstelik bu sorular kolayca yanıtlanabilir türden değildi.
Romanın dünyasına girdikçe, entelektüel olmanın bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluk olduğunu hissettim. Beauvoir’ın “Mandarinler” dediği o düşünen, yazan, konuşan insanlar; benim gözümde zamanla birer kahraman olmaktan çıktı. Onlar, doğruyu bildiğini düşünen ama çoğu zaman ne yapacağını bilemeyen insanlardı. Bu yönleriyle fazlasıyla tanıdıktılar.
Anne Dubreuilh karakteriyle kurduğum bağ, okuma deneyimimin en sarsıcı tarafı oldu. Anne’in zihinsel berraklığı ile duygusal kırılganlığı arasındaki gerilim, bana düşünmenin insanı her zaman güçlü kılmadığını hatırlattı. Bazen düşünmek, insanı daha da yalnızlaştırıyordu. Bazı satırları okurken, “Bu duyguyu ben de yaşadım” demekten kendimi alamadım: Doğru bildiğin bir şeyle, seni hayatta tutan duygular arasındaki o ince çatlak…
Mandarinler’i okurken en çok şu soru zihnime takıldı: Bir şeylerin yanlış olduğunu bilip de yaşamaya devam etmek, suç ortaklığı mıdır? Beauvoir bu soruyu bağırarak sormuyor; fısıldıyor. Ama o fısıltı, roman bittikten sonra bile insanın zihninden çıkmıyor. Kitabı kapattığımda, karakterleri geride bırakabildim ama soruları bırakamadım.
Roman boyunca sık sık durup düşündüm. Kendi suskunluklarımı, ertelediğim tepkilerimi, “şimdi değil” diyerek geçiştirdiğim adaletsizlikleri… Beauvoir’ın en rahatsız edici başarısı belki de burada yatıyor: Okuru rahatlatmıyor. Aksine, insanın kendiyle kurduğu o konforlu mesafeyi bozuyor.
Mandarinler, bana edebiyatın sadece güzel cümleler kurmak olmadığını yeniden hatırlattı. Bazı kitaplar vardır, okunduktan sonra insan biraz daha ağır yürür, biraz daha temkinli düşünür. Bu roman da onlardan biri. Bitirdiğimde kendimi daha bilgili değil ama daha uyanık hissettim.
Belki de Mandarinler’i bu kadar güçlü kılan şey, kesin cevaplar sunmaması. Beauvoir, okurun elinden tutup bir yere götürmüyor; aksine, onu kendi yolunu sorgulamaya zorluyor. Ve insan, bazı kitapları bu yüzden seviyor: Kendini daha iyi hissettirdiği için değil, kendinle yüzleşmesini sağladığı için.
Son olarak, Beauvoir’ın yazarlığına dair bende kalan hissi de saklamak istemiyorum. Elbette Simone de Beauvoir gibi bir düşünür hakkında hüküm vermek haddim değil; ancak okur olarak metnin bende bıraktığı tortu, feminist düşüncesiyle dili arasında bir mesafe olduğu yönünde. Beauvoir “ben de varım” derken, özgürlüğü talep ederken, henüz o özgürlüğün dilini bütünüyle kurabilmiş değildi. Belki de başka bir karşılığı olmadığı için, özgür olanın dilini ödünç almak zorundaydı. Zaten doğada her şey bir taklitle başlar. Beauvoir’ın yaptığı da buydu; haklı, kaçınılmaz ve cesur bir başlangıç. Düşünceleriyle yolu açtı, diliyle değil belki ama ardıllarına alan bıraktı. Ve o açılan patikadan, bir alt kuşağın çok daha özgür, çok daha güçlü edebi seslerle yürüdüğünü bugün hala görebiliyoruz. İşte konuyu buraya kadar getirmişken, haftaya Annie Ernaux konuşmalıyız.
SULTAN ÜNAL






















