Bir kitap, her okur da başka bir hikayeye dönüşür.
Bu köşede, okuduklarımın bende bıraktığı izlerin peşine düşüyorum.
Yıllar önce ‘’Fosforlu Cevriye’’ filmini televizyonda izlediğimi ve çok sevdiğimi hatırlıyorum. Kitabı okuduktan sonra tekrar izledim de meğer ne kadar kötü uyarlamışlar. Fosforlu Cevriye’nin aslında bir roman olduğunu ve bunu bir kadının yazdığını yıllar sonra öğrendim. 1905 doğumlu Suat Derviş ilk kadın gazeteci ve muhabirlerimizden olup, birden fazla roman yazmıştır. Gotik türde eserler veren Derviş, bazı kaynaklara göre 1945, bazı kaynaklara göre de 1948 yılında Fosforlu Cevriye’yi kaleme almıştır.
Derviş’in bu romanı yazarken döneminde popüler olmuş bir şarkıdan esinlenmiş olabileceği ihtimali söz konusu. Zeki Duygulu’nun, 1945/46 yıllarında bestelediği ‘’Karakolda ayna var’’ adlı şarkısı pek sevilir. Roman, birçok kaynakta 1945/46‘da yazıldığı geçse de arşiv çalışmalarından çıkan sonuçların 1 Mayıs-10 Ağustos 1948 yılında Gece Postası gazetesinde tefrika edilmiş, 68 yılında ise roman haline getirilmiştir. Dört bölümden oluşan romanın başlıkları, Fosforlu Cevriye şarkısının nakaratını oluşturuyor. Siz kitabı okurken, şarkı adeta fonda kulağınıza fısıldıyor ve tanık olduğunuz hikayenin çerçevesini belirliyor.
‘’Karakolda ayna var, Kız kolunda damga var, Gözlerinden bellidir Cevriye’m, Sende kara sevda var’’.
Cevriye küçük yaşlarından itibaren –onun tabiriyle kendini bildi bileli– bir sokak kızıdır. Genç kızlığında da artık bedenini pazarlamaya başlayan bir seks işçisi olur. Hikayenin aktarılma aksında ustalık gerektiren zaman geçişleri var, giriş aynı zamanda sonuna yakın bir kısmı. Uzun derinlikli betimlemelere sürekli yer verilmiş.
Ona zaman zaman yardımcı olan Sümbül Hanım var onunla baş başa rakı içtiği bir sahnede ağzımda Oğuz Atay’ın ‘’Tutunamayanlar’’ romanında, Turgut’un, kerhanede attığı o uzun monoloğun tadını aldım. Çok beğendiğim bir romandan aldığım o edebi lezzetin tadını yıllar öncesi bir Türk kadın yazardan alıyor olmamdan pek keyif aldım doğrusu.
Cevriye, sokaklarda da insanların gözünde de önce bir fahişedir; insanlığı ise hep sonra gelir. Ta ki bir gün, ona insan gibi davranan bir adamla karşılaşana kadar. Cevriye’yi ilk defa karşılaştığı bu davranış etkiler, sonra muhabbeti, yakışıklılığı… Derken gönlüne şimdiye kadar hiç hissetmediği duygular düşmeye başlar. Aslında kaçak bir idam mahkumudur bu adını dahi bilmediği adam. Biz bu adamın suçunun ne olduğunu –ben siyasi suçlu olarak algıladım-, adının ne olduğunu bilmeyiz. Cevriye’de hiçbir zaman öğrenemez. Bu karşılaşma Cevriye’de bir dönüşümü tetikler; onun kırılan kabukları, okuyucunun da önyargılarının kırılmasına vesile olur. Toplumsal olarak ahlaksız kesimde olan Cevriye’nin bu dönüşümü sırasında ahlak kavramını yeniden tartışmaya iter roman. Derviş’in bu romandaki derdi de budur bana kalırsa. Cevriye özgürlüğünün bedelini fahişe olarak öder. Toplum onu ahlaksız olarak öteler ama o yaşamı boyunca ahlaksızlarla mücadele içinde yaşar. Bu sorulara yanıt veren bir kitaptan ziyade soru soran bir romandır Fosforlu Cevriye.
Bugün de ahlak, en çok kadın bedeninde aranır; en kolay orada mahkum edilir. Fosforlu Cevriye’ye ahlaksız diyenlerin dünyası, onu hayatta kalmaya zorlayan düzenle yüzleşmez. Roman, bize ahlakın kimleri koruduğunu değil, kimleri dışarıda bıraktığını sorar.
Ve son… Derviş okuyucuyu, satır satır öyle bir yolculuğa çıkarır ki, olduğunuz yerden ne kadar uzaklaştığınızı ve kaçınılmaz sona ne denli yaklaştığınızı fark etmezsiniz. Bu sonunu beklenmedik yapan da budur… Adeta aşık bir adamın ağzından söylenen bu şarkının sözlerini Suat Derviş alır; Cevriye’yi kendi hikayesinin merkezine koyar ve onu sonsuz bir yolculuğa uğurlar.



















