AKŞAMIN KIZILLIĞI
Deniz, kum ve güneş…
Havanın sıcaklığını iliklerine kadar hissettiğinde serinlemek için çareler ararsın. Bazen yaylanın soğuk sularına dokunup gönlünün ateşini buz gibi suyun yüzüne dokunuşuyla söndürmek bazen de denizin serinleten melteminde zihninin bozulmamış, fesat karışmamış, hırsla dün beraber olduğun dostları gammazlamanın bir özgürlük olduğunu düşünmeden kendini denizin meltemine bırakmak istersin.
Ama en önemlisi deniz, kum ve güneştir. Üçü bir araya gelince ısınan havanın çarelerinden biri oluverir.Bu üçünün Fethiye’mizde en güzel buluştuğu yer Çalış’tır. Ara ara buraya gidipmangalyakmış, denize girip serinlemişimdir. Ama dün akşam Çalış’a farklı bir açıdan bakmamı sağlayan bir grup vardı.
Deniz, içindeki insanları bir an önce kıyıya atmanın telaşıyla dalgalı ve kendini hafif müzik dinleyen bir adamın durgunluğuna bırakmak için aceleci… Her dalgada üstünden atlamaya çalışan çocuklar…
Kumda ise uzanmış bedeni hafif dokunuşlarla okşayan rüzgâr ve ruhun perdesini sallayanmeltem… Ve kulaklara mırıldanan şarkılar eşliğinde şemsiyenin gölgesi…
Bir yanda mangal kokusu bir yanda semaverden yükselen dumanın gölgesi ve insanlar. Bu insanların içinde en garip ve acayip görüleni bir köşede oturmuş elindekine dikkatlice bakan ve gözlerini hiç oradan ayırmadan duran mavi elbiseli bir kadındı. Diğerlerinden çok farklıydı. Elindekinde ne parlayan bir ışık belirtisi ne de yere attığı çekirdek kabukları vardı. Giyiminden yabancı olmadığıanlaşılan bu kadının elindeki o ilginç şeye dikkatlice bakarken etrafta bir kıpırdama başladı. Beş kişiden oluşan bir grup elindeki malzemelerle fotoğraf çekmek için düzenekler kurmaya başladı. Artık gözler ve optikler güneşe döndü.
Güneş, Çalış Plajı’na elveda demeye hazırlanırken bu insanların neden fotoğraf düzenekleri kurmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Gözlerimin önünde yaban gülünün gözbebeği kadar küçülmüş olan güneş, bütün kızıllığını denizin üzerine örterken deniz kızıllık içinde dalgasını kumsala bırakıp sahilden gelen hafif müziğin sesine uyum sağlamaya çalışıyordu.
Akşamın kızıllığı denizi kaplamaya başlamıştı kigöller, çöller ve akşam şairi Ahmet Haşim’in mısraları düştü zihnime:
Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam;
Üstümde sema kavs-i mutalsam!
Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!(Bir Günün Sonunda Arzu)
Bu şiirin son mısrasına Orhan Veli’nin “Eskiler Alıyorum” şiirinde “Bir de rakı şişesinde balık olsam” mısrası eklenince deniz, kum ve güneş anlam kazanır.
Düne kadar uzaktım Orhan Veli’nin dediğine. Bugün zihnim, var olan değerleri yeniden sorgulamam gerektiğini söylüyor. Bir bakıyorsunuz kıyısından bile geçmeyeceğim kelime ile yan yana duruyor ya da kendi varlığınla özdeşleştirdiğin, yarınları hazırlamak istediğin yerden kibarca (!) kovuluyorum.
Kibarca kovalanmak(!)… Derin izler bırakacak kovulma anını bu akşam kızıllığında Ahmet Haşim’in şu mısrası özetleyebilecek:
Ne kadar gamlı bu akşam vakti!(Tahattur)
Bu gamlı akşam vaktini Çalış Plajı’nda ilk defa görmemi sağlayan o bir grup gence çok teşekkür ettim.Burayı mangal ve çekirdek için kullandığım güne nefret edip mavi elbiseli kitap okuyan kadının elinden tutup akşamın kızıllığını son damlasına kadar içime çektim.
Aydın Adnan GÜMÜŞ





















