ABARTIYI AYIRT EDİP SADELİĞİ, UYUMU İSTEMEK
Bir kasaba ilkokulu… Birinci sınıfta okunuluyordur. Kalabalık sayılacak sayıda öğrenci vardır. Sınıfın yarıya yakını kız öğrencidir. Erkek öğrencilerin arasında köy kökenli olanlarının sayısı da az değildir. Kasabalı öğrencilere göre yaşça da ileri oldukları çok açıktır.
Sınıfın ağırlıklı öğrenci oranı, esnaf ve serbest çalışan, kesimin hastalıklarla boğuşarak büyümekte olan çocuklarıdır. Kamu görevlilerinin aile çocukları bir bakışta ayırt edilecek kadar açık seçik bellidir.
Onlardan biri de, oldukça sağlıklı görünen, babası kamuda, annesi ise sivil avukat olan, kasabaya ilk yerli otomobil Anadol’u de getirmiş bir ailenin kızıdır. Zaten o tarihte iki otomobil vardır; diğeri önde gelen bir iş adamının özel sürücülü Chevrolet Impala’sıdır.
O yüzden bu kız öğrenci oldukça özel biridir. Öyle ki, giyim kuşamıyla hemen de ayırt edilmektedir. Üzerine, diğer tüm öğrencilerden özellikle ayrışan; parlak, siyah dokumadan önlük giymektedir. Boynundaki beyaz yakası da sıradan değildir. Ayaklarında da beyaz çoraplarının üzerine giyilmiş rugan denilen cinsten ayakkabıları vardır. Dalgalı, taranmış simsiyah, kısa saçlarının iki yanına da iki beyaz kurdele iliştirilmiştir ki, bembeyaz yüz teniyle ve sağlıklı diş yapısıyla zaten güzel bir kız olan bu öğrenci, daha bir resimlik hale getirilmiştir.
Özellikleriyle, sınıfının, erkek, kız arkadaşlarının, hatta okulun tüm öğrenci ve eğitimcilerinin bakışlarını üzerinde toplamaktadır. Akademik anne-babanın, eğitimine destek oldukları da bellidir. Eğitim içeriği olarak, öğrencilerin, güncel haberlerden sınıfta söz etmeleri, istendiğinde, yine o kız öğrenciden ses çıkmakta, diğer öğrenciler dersi zenginleştirmekte geri düşmektedirler.
Bu güzel, güzel olduğu kadar da iyi giyim kuşamlı kız, tüm ilgiyi üzerinde topladığının bilincindedir. Yine de içinden geldiği gibi sevimli, alçak gönüllü, cana yakın tavırlar sergilemektedir.
Bir başka öğrenci de vardır; o köy kökenli ve de kalabalık aile çocuğudur. Geçim sıkıntısı çektikleri çok açıktır.
Sınıfın deneyimli ve aynı zamanda okul müdürü de olan eğitmeni, öğrencilerine ilk yazılarını yazdırtmaktadır. Öğrencilerine, yanlarında getirttiği kuru fasulyelerle, sınıfın yanık yağ sürülmüş taban tahtaları üzerinde, belletilen yazılı fişlerini yazdırtarak ders yapmaktadır. Köy kökenli, kasabalı sınıf arkadaşlarından bir-iki yaş ileri olan erkek öğrenci de, o avukat anne-babanın kızı ve aynı niteliklere sahip bir başka kız öğrenci ile yan yana gelmişlerdir. Birlikte yere çöküp fasulyeleri ile yazı yazmaya koyulurlar. Aslında, bu yan yana geliş, köy kökenli erkek öğrenci için hoş olmuştur. Çünkü İki güzel kızın yanına düşmüştür. Diğer kız da bir mühendis kızıdır. Bulunduğu konumla burnu havadadır.
Köy kökenli erkek öğrencinin, çöktüğü yerde kırıp diktiği dizlerindeki yamalar da belirginleşmiştir. O sıra, mühendis kızı, avukat anne-babanın kızını dürterek, göz ucuyla işaret edip köy kökenli erkek öğrencinin yamalı dizlerini gösterir; yarı meraklı, yarı alaycı, bir o kadar da küçümseyici bir tavır sergiler. Erkek öğrenci, iki kızın arasında geçen bu alçak sesli fısıldaşmayı da, hareketleri de ayırt etmiştir. Yeni görüyormuş gibi o an yamalı dizlerine bakar; yüzü kızarır.
Avukat-anne babanın kızı, yanındaki kız arkadaşının hareketinden çok erkek arkadaşının incinmesini önlemek için yalnızca üçünün duyabileceği bir sesle der ki, “Onlar fakir, ondan böyle giyiniyorlar.”.
Köy kökenli erkek öğrenci, gördüğü bu anlayışla gönlü bir hoş olur. İçin için de olsa, zaten ilgi odağı olan avukat anne-babanın kızına ondan sonra daha bir toz kondurmaz.
O, kasabanın, bizim yaş kuşağımız erkeklerinin, alçak gönüllü, Monako Prensesi Caroline ‘ydi.
Şimdilerde, bu bizim Monako Prensesi’miz 60’lı yaşlarındadır. 1999’da eşini kaybetmiştir. Tek çocuğu olan kızı, doğum yaptığından yeni büyükanne olmuştur. Geçen haftalar içinde de, bizim, çok iyi bildiğimiz ve dava adamlarımızdan olan babalarını 94 yaşında kaybetiğinde bizler de haberdar olmuştuk.
O nedenle, yıllar yıllar sonrası, bir birimizi telefonla iletişim kurarak bulup uzun uzun konuştuk. Kendisine, yukarıda sözünü ettiğim anımı anlattım; duygulandı.
O da, benzer bir anısını dile getirmeden edemedi; “Bir okul çıkışı, annemin yazıhanesine gittim. Aanne, ben, bu halimle utanıyorum; beni arkadaşlarım gibi giyindir’ dedim. Sonra, ben de, o yanları delikli, plastik ayakkabılarla okula gitmeye başladım.”
Biz, bu konuşmayı bayağı uzatmıştık. Eşim de bir ucundan haberdar olmuş; haklı olarak bana sitem edip bu konuşmanın içeriğini bir güzel sorguladı. Zorda kaldım; nasıl bir açıklama yapacağımı bilemedim.
Sonuçta, ben bu yazımla, önemli saydığım bir konuya parmak bastığımı düşünüyorum. Umarım öyle de olmuştur.
Not:Deniz Ticaret Odası’nın 21.01.2017 sabahı denizatı restaurant’da basın çalışanlarına ve köşe yazarlarına vermiş olduğu kahvaltısına cep iletisini geç gördüğümden katılamadım üzgünüm…
İyi haftalar…






















