Geçen haftalar içinde Fethiye’mizin FRT televizyonunda “Kültür Sanat” programı için ozan- ressam yanı da olan emekli bir eğitimci hanımefendi(*) ile birlikte Erdoğan Cankuş’un sunuculuğunu yaptığı yayın çekimleri öncesindeydik. Hanımefendinin yanında eşi de vardı. Erdoğan bey, bizi konuk odasında çaylarımızla biraz başbaşa bırakınca söyleşi ortamına geçtik. Eğitimci hanımefendi, benim, iletişim ortamında kurulan edebiyatçılardan olup olmadığımı sorma gereği duymuşlardı. Ben de, o gruptan olduğumu fakat ortamlarında yeterince yer almadığımı, belirttim. Ardından bir süre duraksayınca da hanımefendi, meraklanıvermişti. “Neden duraksadınız,” diye de açıkça sordular. Ben de o konuda, bayan eğitimcinin gözünden kaçmadığı gibi, belirgin olarak duraklamış, sözcük seçimime özen gösterme gereği duyarak bir açıklama yapmak istemiştim. Dilimin ucuna ancak “Kanaryam güzel kuşum” dizesi gelebildi. O sıra yeniden duraksamıştım. Sonrasında da el, kol hareketlerim işin içine girdiler. Baktım olmayacak, sözlerime daha bir açıklama getirdim… Düşünce doğrultumda başka kişileri göremeyişimden söz ettim.
Ogün çekimleri yapılan “Kültür Sanat” programında, sıklıkla söz edip zaman zaman benim açıklamalarımında da yer alan, uzun soluklu çalışmam olan “Gözleri Alan Yamaçtaki Kar Işıltılarıında” adlı kitabımın bir bölümü, değinmek istediğim boyuta çok çarpıcı bir örnektir. Zaten başlığa taşıdığım can alıcı sorunun kendisi de bütünüyle odur.
İşlerin büsbütün çığırından çıkarılıp sarpa sardırıldığı, yüksek, yer sarsıntılarının da eksik olmadığı, o uzak, belâlı olarak bilinen, karlı dağın dibindeki görev yerimde, beni şaşşırtan bir olay geçmişti. Ben, o görev yerimizi, Ankara’daki Çankaya’mızın konumuyla ilişkilendirirdim. Bizim görev birimimiz yerleşkesi yukarı yamaçta, ilişkili olduğumuz köy ise aşağımızda kalıyordu. Köyün, çeşit çeşit, büyüklü küçüklü her bir hanesinin kiremitli çatılarını görür duruduk. Köyden bizim oraya ve ötelerimiz uzanan belli başlı yolun kyısındaki yerleşkemizin aşağı kesimi boyunca yüksek bahçe duvarı da bize ayrımcı, baskın bir hava verirdi.
O yerleşke içinde bile çoğu zaman ıssızlık egemen olurdu . Bazı, bahçe içinde öte beri gezinir dururdum. İşte öğle boş gezinmem sırasında, dingin, öğlen üzeri bir saatte, köyün, bana uzak köşesinde, öyle bir bağırış, çığırış, haykırış koptu ki, o kadar olur. Bir kadın dı bağırıp çığıran. Şaşırıp kalmıştım. Sonrasında da o sesler çıktığı hızda kaybolup gitmişti.
Görev yerimde, bize, o ıssızlıkta, belâlı yerde yoldaş olarak çıka gelmiş, okul akadaşım ile eşimin de can dostu oluveren onun sevgili eşlerine konuk olduğumuzda o olayın iç yüzü ortaya çıkıvermişti. Her dakika fişek patlarmış gibi gülmeye hazır, benim kadar yüksek boylu olmayan arkadaşım kolluk görevindeydi. Köylülerle iç içe olduğundan olayın yansmasını duymuştu. Eşi de öylelikle olaydan haberdar olmuştu. Çaylarımızı içerken, anlatıverdiler. Arkadaşımın, şen şakrak, sevecen yaklaşımlı eşinin dediğine göre, o bağıran, çığıran, haykıran kadın yokluğa başkadırıyorumuş meğerse. Evin reisi o sıra, “Paramız yok kadın,” dedikçe, kadın da beni kastederek, “Kâtipte vardır,” diyormuş. Çünkü temel görevim, para işleriydi. Ben de o konuşma üzerine, acıklı havayı azıcık yumuşatma gereği duyarak, kendim açımdan, sakınılması gereken bir hâl, gibi söylemde bulunmuştum. O sıra bana gülüşüvermişlerdi. Aslında yapmak istediğim de öylesi bir tavır elde etmekti. O anda çok belli etmesem de, olayın iç yüzü yüreğimi burkmuş, için için çok üzülmüştüm. Bu olay, o dev çalışmamda bir bölüm olarak yer alır.
Demek istediğim açıktır; ben, çalışmalarımda toplumsal duyarlılıktan yanayım. Çözüm olarak da o yanda üretilmiş çaışmalara omuz vermeyi yeğlerim. İlke olarak toplumsal eşitlikten, özgürlükten, kardeşlikten yana bir gidişat belirlenmesini savunurum. Bütün duyarlılığım, başat konum da hep öyle olacaktır.
Herkes, değişik düşünce ve duyarlılıkta olabilir. Nitekim de öyledir.
Ben, “temel düşünce doğrultumun, insanımızın mutluluğu olduğundan harketle, onun ne acılar, sıkıntılar çektiğini görmezden gelmeyip kayıtsız kalmayan bir vicdana sahibim. Sorunların çözümsüzlüğünü ise asla kabullenmeyen biri olduğum kanısıdayım. O yüzdendir ki, boş konuşmuş olmaktan, onca sıkıntılı bir gidişatımız varken(!) ille de yiyip-içip-tıkınmanın öne çıkartılmasından(!), oldum olası bozum olurum. Öylesi anlarda, içim içimi yer, hiç istemesem bile sanırım hoşnutsuzluğum az da olsa tavırlarıma yansır.
Daha açıkçası, dilin söylediğini bedenin de onaması gerekir; söylediklerinizi durduğunuz yerle perçinlemeniz çok önemlidir.
İyi haftalar…
______________
(*) Eğitimci bayanın adını program sunucusu da doğru kullanamayıp özür dileyerek düzeltebilmişti. O yüzden ben de adını doğru anımsıyamacağım için yazım içine alamadım.






















