KARANTİNA GÜNLERİNDE EDEBÎ ZENGİNLİK ARAYIŞI
Fizikî aktiviteler asgariye inince ister istemez biyoritmimiz bozuldu. Uyku saatleri kaydı, hemen her sabah 03/05 arası uyanıyor bir daha uyuyamıyorum. Kitaplara sarılıyorum sessizliğin hâkim olduğu, zihnin en ışıltılı anlarını yaşadığı bu saatlerde…
Sabahın köründe durup dururken, şair Muallim Naci’nin “ Ruhum, dalından kopmuş bir yaprağa döndürdü rûzîgâr beni “ mısraları geldi…
Nâzım Hikmet, 1930 yılında, damarlarını diyalektik materyalizmin kavurduğu yıllarda “ 19 Yaşım “ isimli bir şiir yazmış.
“ Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa
Ben kattım önüme rüzgârı. “
Bu şiir dikkatle okunduğunda yıllar önce Muallim Naci’nin şiirini hicveder gibidir ve kanaatimce Nâzım’ın henüz ferasetten uzak olduğu gençlik dönemlerinde Muallim Naci gibi bir üstâdın uyguladığı tevriye sanatından da bîhaberdir.
Muallim Naci “ rûzîgâr “ kelimesini, geçmiş zamanın veya mukadder bir kaderin izi olarak değerlendirmiş, Nâzım ise rüzgâr’ı bir doğa olayı ile bir tutacak mısralarla bezemiştir.
Oysa, tevriye sanatı bir dil zenginliğinin sonucudur. Birden çok anlamı olan bir kelimeyi herkesçe bilinen anlamında değil, uzak anlamını çağrıştırarak kullanma sanatıdır ve dilde geniş birikim gerektirir. Kullanılan kelimenin iki anlamı da hayatın gerçeğidir, mecâzi anlamlar içermez, kinaye amacı taşımaz…
Daha iyi anlaşılması için şu örnekleri seçebilirim;
“ bu kadar letâfet çünkü sende var / beyaz gerdanında bir de ‘ ben ‘ gerek “
“ sarımsak da acı amma evde lâzım bir ‘ dişi ‘
Sabahın köründe bütün bunları neden düşündüm, neden yazdım?
Yeteri kadar beyin jimnastiği yapmamak, okuma ve düşüncede tembellik, edebiyâtâ ilgisizlik, sık kullanılan kelimeleri kaldırma girişimi, fonetik ve morfolojik yapıya uygun olmayan kelime türetme çabaları kullanılan kelime sayısını azaltıyor…
Neticede, Orta Asya’dan gelip Anadolu coğrafyasında Arapça ve Farsça’nın ummanı ile kelime haznesi ve gramer olarak zenginleşen Türkçemizin artık 0.005’ini ( yani binde beşi ) kullanabiliyoruz.
Dil zekâsı da denen dili geniş yelpazede ve kıvraklıkta kullanabilme yeteneği, görülen o ki; zekâyı da parlatıyor. Gelişmiş dil zekâsına sahip kişilerin ifade yeteneği ve direnme kabiliyeti artıyor…
Türk Tiyatrosu’nun duayenlerinden İsmail Dümbüllü’ye bir oyun esnasında seyircilerden birisi hıyar atmış. Dümbüllü, sinirlenmeden saygıyla eğilip hıyarı almış, incelemiş ve “ seyircilerimden biri bana kartvizitini gönderdi, kendisine müteşekkirim. “ demiş…
* Mühendislik eğitimi almış biri olarak, haddim olmayan bir alana girmiş, yanlış yorumlar yapmış olabilirim. Edebiyatçı dostlarım ve öğretmenlerim beni affetsin. Sadece dilde ve zekâda sığlığın sosyolojik boyutuna odaklandığımı bilsinler istedim…




















