Hoşgeldiniz  

ZEVKE, KEYFE DÜŞKÜNLÜĞÜNÜZ VE VAZGEÇİLEBİLİRLİĞİNİZ

Erkan Ilik | 24 Şubat 2020 | Genel, Güncel, gundem, Siyaset, siyasi A- A+

ZEVKE, KEYFE DÜŞKÜNLÜĞÜNÜZ VE VAZGEÇİLEBİLİRLİĞİNİZ

Sevgili eşim, beni uyarıyor; o söylediklerini, sakın onların yanında da söyleme, diyor.

Oysa ben, nicedir, o söylediklerimi, söyleşi ortamlarımızda, yeri geldiğinde bir değil birçok kez, açık seçik olarak söz konusu etmiş biriyimdir. Yeniden bir araya gelir, söyleşi ortamımız yine benzer olarak o aşamaya evrilirse, ben de, geri durmam, aynı biçimde ağzımdan çıkacak sözlerimin arkasında durmayı sürdürürüm.

Bizler, yapma, etme, demekten bıkmayacağız. Benim, o konuda tutumum saklı da, gizli de değildir.

Ben, soframızda yer alan, çay, kahve içerken de bir araya geldiğimiz kişilerin, memleket sorunlarında, kendimizi şöyle ya da böyle bir biçimde verdiğimiz davamız söz konusu edildiğinde, mangalda kül bırakmamalarını bir yere kadar sineye çekerim. O sınır da bellidir; söyleşilerimizde, laf olsun, torba dolsun… türü olmayıp kurşun gibi ağırlığı olan eleştirel sözler edilerek bir eşiğe gelindiğinde, benim de, kayıtsız kalamayıp artık topa(!) girdiğim olur. Ne de olsa yaşımızı başımızı almış kişileriz. Her birimizin, şimdiye değin olan yaşantımızla özdeşleşen, ayrı ayrı dünya algılayışımızın, ülke gidişatı okuşuyumuzun olması şaşılmayacak kişiliklerimizdendir.

Bildik, tanıdık, dostlar arasında da sözlerimizi özgürce dile getiremeyeceksek bütün o bir birimizi bir araya getiren, özünde saygı olan, onca saydığım sıfatların ne hükmü kalır? İşte o eşikte, benim, önemsediğim boyut, sonuçta taşın altına el koymaya sıra geldiğinde yan çizip çizmedikleridir. Benim, o tutumdaki kişilerin sürgit atıp tutmalarını dinlemeyi geçelim, dinlermiş gibi yapmam bile başlı başına büyük özveri olur. Hem çocuk değiller ki, onlara büsbütün katlanayım.

Bir dava güdücüsüyseniz, hele hele hak hukuk yoksunluğunu dilinizden düşürmeyerek sertliğe varan çekişmeye-kavgaya tutuşmayı kaçınılmaz bulmuşsanız, sergileyeceğiniz tutum bellidir; artık diğer ne yapıyorsanız o yaptıklarınızla ön almamanız gerekir. Eğer ki, ben, giyimimden kuşamımdan, takıp takıştırmamdan, sürme çekmemden; süsümden püsümden; yiyip içmede soframı iyice donatmaktan, içkime düşkünlüğümden hiç de geri duramam, diyorsanız; şahsınıza, tez zamanda bir fatura(!) çıkartılır; davadan da el çektirilirsiniz; ya da hiç kale alınmaz olursunuz. Dava sahipleri, karşıtlarıyla çekişmeye-kavgaya tutuşmuş; iki eli kanda iken(!), o tutumunuzla, sizi, yanında yöresinde bile de görmek istemez. O kişiler, davasının savunuculuğunda da size, tek söz ettirmezler. Sözleriniz, yaşantınızla örtüşmediğinden de havada kalır. Bu konu böylesine yalpalama götürmez çıplak gerçekliktir.

Konuyla ilgili şu açılımı da belirteyim ki, daha başka bir göndermeye gerek kalmasın. O açılım da şöyledir: Askerler, ülke gidişatı 28 Şubat Süreci’ne evrilirken, kendileriyle çalışacak bir devlet adamı arayışındadırlar. Tansu Çiller Başbakandır. İşlerin sarpa sardığıyla hareket edilmektedir. Akıllara Bursa Milletvekili Turhan Tayan gelir. Kendisinin adı bir süre öne çıkarılırsa da göreve getirilmez. Nedeni sonra anlaşılır. Vekilin ayna karşısında süslenip taranırken titizlenerek eyleşmesi, kendisini tanıyanlarca dillendirilince görevlendirilmesi yapılmamış, kendileri seçenek olmaktan öylelikle çıkarılmıştır.

Nitekim de vekilin yarı kırarmış, gür saçları her zaman yeni taranmışçasına düzgün görünür. Devlet Katı(!) da işte o süslenip püslenmeyi es geçmeyip atlayı vermemiştir.

Dava güdülürken kimlerin kabül görüp kimlerin görmediği halka gidildiğinde açık seçik belli oluyor.

Çin’de, üniversite okuyan bir genç kız, düşük notla eğitimini bitirdiğini öğrenir. O sonuçla yaşamının altüst olduğu kanısına kapılan genç kız canına kıyınca, gidişattan hoşnut olmayan emekçi halk yığınları, üniversite gençliği, askerler büyük tepki ortaya koyarlar. Devrimin yozlaştığı kansıyla, halk yığınları, o Büyük Önder’in(*) de “Merkezi topa tutun” demesiyle on yıl sürecek Kültür Devrimi‘ni geçekleştirirler. Pekin Üniversitesi o süreçte dört yıl mezun vermez. Kültür Devrimi sonrası ise devlet katı merkez-taşra ayırt edilmeksizin (!) belli bir eğitime alınır. Kamu görevlileri bu eğitime katılmamayı akıllarından bile geçiremezler; herkes işin ucunun nereye varacağını(!) iyi kestirmişlerdir.    

 

 Üniversite mezunları ise önce iç kesimlere, köylere gönderilir. Oralarda köylülerin onayı olmadan mezuniyetleri kabul görmez(!). Ya!… Siz, Çin’in bugün dünyayı titreten aşamaya nasıl geldiğini sanıyorsunuz!     

Kamuda göreve gelmenin bir şekli biçimi olması elbette gereklidir.  Ülkeyi yönetme sürecine giden aşamalardaki örgütlenmelerde de yukarıda dile getirdiğim kıstaslar büyük önem taşır. En azından bu bizim davamız için böyle olması gerekmektedir.

Umarım yazım doğru algılanarak kafa karışıklığına yol açmaz.

İyi haftalar…

________________

Not:1- Belediye Zabıtaları‘mızın görevleri gereği bazı kahvehanelerimizin önlerini uyararak temizletirmeleri yerinde olacaktır. Onlardan bazıları sigara izmaritleriyle çok kötü görünmektedirler. Bu hal kırsalda olanlarda daha da kötü bir görünümdedir, özellikle bahçe kıyıları sigara izmariti doludur. Bu konuyu ayrıca bir yazı konusu yapmak yakışık almayacaktır.

2- Metin içine yerleştirilen kitap resimleri yeterince açık olduğu için ayrıca açıklama yapılmamıştır.

(*) Mao Zedong (1893 – 1976)

380 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

*

EN SON HABERLER

Özel Reklam Alanı

* * * * * Oscar Rent A Car * * * * *

Bu Kitabı Okumalısınız!

Bu Kitap Başucu Kitabıdır
DOLAR 6,7368
EURO 7,3003
BIST 8,2747
ALTIN 350,71

Çok Okunan Haberler

Haberlerin kopyalanması telif hakkı ihlalidir. © 2019 FETHIYE GAZETESİ Tüm Hakları Saklıdır.
Reklamı Gizle