Hoşgeldiniz  

Mor Tırnaklar Yürüyüşü

admin | 19 Haziran 2013 | Güncel

Geçen hafta 3 6. yürüyüş ile sezonu bitirdik. Bu Pazar, çerez sayılacak 2-3 kilometrelik bir yürüyüşle sınırlıyız. Kültür ve lezzet ağırlıklı bir gezideyiz bugün. Bizi, yürüyüş patikalarımıza, kadim halkların ayak izlerini sürdüğümüz yollara ulaştıran ana yolların aşinasıyız artık.

img_2383_640x427img_2433_640x427img_2488_640x427img_2458_640x427 img_2502_640x427 img_2509_640x237 img_2511_640x427img_2581_640x427 img_2597_640x427

 

 

 

 

(ELMALI, AVLAN GÖLÜ, ARYKANDA ANTİK KENTİ, GÖMBE YAYLASI, UÇARSU) ( 16.06.2013 / Metin Denizmen) Geçen hafta 3 6. yürüyüş ile sezonu bitirdik. Bu Pazar, çerez sayılacak 2-3 kilometrelik bir yürüyüşle sınırlıyız. Kültür ve lezzet ağırlıklı bir gezideyiz bugün. Bizi, yürüyüş patikalarımıza, kadim halkların ayak izlerini sürdüğümüz yollara ulaştıran ana yolların aşinasıyız artık. Seki’den geçiyoruz, yapılaşmanın hızı şaşırtıcı, herhalde birkaç yıl sonra, Seki sakinleri daha yukarılara göçmeye çalışacak. Seki çıkışındayız, ama; Seki hakkında anonim bilgiler sızmaya devam ediyor Ali Noyan’dan. Herhalde, Seki’lilerin kulakları çınlıyordur; “ Eşen’de kalma, Seki’de yatma “ , “ Seki’liler misafirlerine sadece ekşi erik ikram eder “ gibi. Tabii, bu sözlere yorumlar da farklı oluyor. Ama, bizler, öğreniyoruz, öğrenmeler bitmiyor. Bir ara Göğü Beli’nde mola veriyoruz. 1850 metre rakımda serinliği hissederken, aşağılarda uzanıp giden bereketli Mindar Yaylasını seyrediyoruz. Ardımızda, Akdağlar’ın çatısı Kızlar Sivrisi ( 3070 m ) karlı tepeleri ile ne kadar heybetli, yanı başındaki Ziyaret Tepesi ile kimbilir nelerden dem vurmaktalar. Elmalı’ya giriyoruz, nice bereketli bağlar, bahçeler arasından geçtikten sonra. Sedir ağaçlarının güzelliği ile meşhur Elmalı’yı anlatmaya gerek yok. Elmalı, İsa’dan 500 yıl öncesinde Likya’lara mekan olmuş bir yerleşim. Yörede yapılan kazılar, Likya uygarlığının öz be öz  Anadolu halklarından olduğunu kesin bulgularla açıkladığı için ayrı bir öneme sahip. Likya kültür mirası, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Selçuklular ardından Osmanlılara yurt olmuş. Semahöyük kazılarında, Elmalı’da yaşamın İ.Ö 2500 yıllarına uzandığının ispatı olan kazılar gün ışığına çıkarılmıştır. Ayrıca, Antalya ilinin en büyük camii ve vakfı olan Ketenci Ömer Paşa Camii ilçenin iftihar ettiği bir kültür abidesidir. Ketenci Ömer Paşa Camii şadırvanı ve anıt çınar ağacı, imaretin tarih kokan kubbelerinin fotoğraflanması ile başlayan kent turumuz, çarşıda soluklanıyor. Kısacık çarşıda bakır cezveler, kap kacaklar arasında kayboluyor hanımlar. Ardından, sıcacık susamlı helvanın, ardından Elmalı’nın olmazsa olmazlarından         “ yanıksı dondurma “ nın peşine düşüyoruz. Tam göbeğinde ismine yakışır bir Elma heykelinin bulunduğu parkta, ağaçların gölgesinde çaylarımızı yudumlarken, bir yerleşimin meydanlara ne kadar ihtiyacı olduğunu fark ediyoruz, yüreğimiz burkuluyor bir kez daha. Zira, bugün, bu saatlerde, İstanbul’da, Taksim Gezi Parkı’nda kıyamet anları yaşanıyor. Aklımız ve yüreğimiz gidip geliyor kilometrelerce. 11.30’da, tarih, ticaret ve ermişler diyarı Elmalı’ya veda ediyoruz. Sırada Avlan Gölü var. Bu göl, Aziz Nesin’in hikayelerini andıran bir geçmişe sahip. Uzun vadeli projeksiyon mahrumu Kamu Yönetimi’nin aczini, plansızlığını tokat gibi yüzümüze çarpan bir traji-komik olaylar zincirinden sonra bugün belki keyifli bir yaşam sürüyor.                 Bu gölün Türk siyasi tarihinde enteresan bir konumu var. bölgedeki arsız toprak ağalarının isteği üzerine demokrat parti iktidarı gölün kurutulmasına karar verir. bu ağalar çevredeki araziler Osmanlı tapularına göre kendi üzerinde olduğu için göl kuruyunca ortaya çıkacak arazinin de kendilerinin olduğunu iddia ederler, elbette köylüler de aksini. Ağalar ile köylüler arasında mücadele başlar. bu mücadeleye zamanın öğrenci hareketi önderleri ve dev-genç de katılır. deniz gezmiş bizzat bölgeye gelir, ağalara karşı mücadele eder. Bu mücadele 1974 Ecevit hükümetine kadar devam eder. bu hükümet zamanında gölün devlet arazisi olduğu kabul edilir. 1978 yılında yapılan bir tünel ile gölün suyu Finike‘ye doğru akıtılır ve göl kurutulur. Lakin doğa, kendi dengesini bozan insanoğluna ceza vermekte gecikmez ve bölge de iklim değişir. Bölgedeki sedir ormanları ve ovadaki elma üretimi bu durumdan olumsuz etkilenince gölde tekrar su tutulmasına karar verilir. Ancak başka sorunlar baş gösterir. Karayolları gölün kurutulduğu yıllarda Finike – Elmalı karayolu’nu gölün ortasından geçirdiği için gölde su seviyesi fazla yükseltilemiyordu. Göl de yaz başlarında kuruyordu. Köylüler de “madem yaz başında göl kuruyor iki ay önce su bırakılıp kurutulsun ve bize ekim için zaman kalsın,” diyerek tünel kapağını gizlice açıyorlar, bu kez de gölden boşaltılan suların seralarını bastığı Finikeliler isyan ediyordu. Sonuçta Avlan gölü, 2012 yapılan hatadan dönülerek  4 kilometre uzunluğundaki Karayolu’nun bukağısından kurtarıldı, yol göl kıyısına alındı. Avlan Gölü’nün intikam duygularından vazgeçerek, civar halka bereket kapısı açıp açmayacağı hala merakla beklenmekte. Avlan Gölü’nün yüzeyine, Batı Toros Dağları silsilesinin aksi düşüyor. Kızlar Sivri si tüm heybeti ile Avlan Gölü’nün içinde sanki. Fotoğraf için güzel ışık ve güzel anlar. Ortalığı kameraların deklanşör sesi kaplıyor. Bir şenlik sunuyor Toroslar, araçlarımız ilerledikçe, tam bir görsel şölen içerisinde yol alıyoruz. Sedir kolonileri asil duruşları ile ne kadar vakurlar. Antik kent Arykanda’ya gidiyoruz bu kez.  Likya Federasyonunda bir oyla temsil edilen bu antik kent sakinleri için “ tembel ve zevklerine düşkün “ tanımı yapılsa da;  tepesinde heyula gibi yükselen Şahinkaya’nın eteklerindeki mühendislik harikası sulama sistemleri, heroon’lar (  kahramanlara adanmış anıtsal mezarlar ), hamamlar, dimdik ayakta duran bir tiyatro, hala kalabalıkların uğultusunu taşırcasına canlı agorası ile muhteşem ve şaşırtıcı bu antik kent, günün programına alındığı için Yusuf Ceran Hoca’ya minnet borçluyuz. Likya coğrafyasının eşsiz anıt ve kültürel varlıklarına tebelleş olup, büyük bir yüzsüzlükle ülkesine kaçırmış olan hırsız-arkeolog İngiliz Charles Fellows, 1838 yılında buraya ulaştığında karşılaştıklarına şaşırıp, dostlarına yazdığı mektupta “ burada her şey muhteşem “ der. Likya kültürü, erken Roma Dönemi’ne damgasını basar ve koca İmparatorluk, Likya’nın kültürel mirasını aynen kabul ederek sürdürür. Heroon’ların içindeki Taş Lahitler ( Sarcopha gus ) hazine avcılar kazma darbelerine rağmen yine de alımlılar ve heyecan veriyorlar. Bir an, agora’da, hamama uzanan yollarda salınarak yürüyen Likya’lı, Bizans’lı kadınları düşlüyoruz. Sefahat kentinden günümüze bir yazıt, bir anı var mı bilemem. Ama; detaylı doküman ve bol zaman ile Arykanda’nın tüm kent yapısı ile gezilmesinin farz olduğu yerleşiyor hafızalara. Yöre halkının “ suyun gözü “ dediği Aykırıçay’da köy pazarındayız. Küçücük Arif Köyü’nün çalışkan insanları, ürünlerini sergilemişler, ilgi büyük. Mısırları meşhur buranın duyumları dolaşıyor kulaktan kulağa. Haşlanmış mısırın tazelik ve lezzeti hiç de pişman etmiyor tadanları. Yukarıdan dökülen suyun heybeti ve serinliği ile hemhal oluyoruz sıcağın bastırdığı öğle saatlerinde. Geldiğimiz yollardan geri dönerken, yine sedirler eşlik ediyor, yine Avlan Gölü’nün yüzeyinde Kızlar Sivrisi’ni, Ziyaret Tepesi’ni seyrediyoruz. Cennetimiz Fethiye’den 167 kilometre uzaklaşmışız. Uçarsu ayrımından giriyoruz, 36 kilometre yolumuz var. Tabii, önce Gömbe Kebabı ile taçlandıracağız günümüzü. Tarih boyunca, halkına bereket sunmuş kadim topraklarda ilerliyoruz. Her yer yemyeşil, meyve bahçeleri şiir mısralarını andırıyor. Bugüne kadar gizli kalmış, tarih ve doğa tutkunlarının keşfini bekleyen bir güzellik Gömbe. Antik çağ insanları “Komba” demiş bu efsaneler yaylasına. Artemis adına tapınak yapmış, ardından erken Hıristiyanlık dönemini yaşamış. Ne zaman ki Anadolu ereni Abdal Musa Sultan’ın yolu düşmüş buraya, keramet sahibi olmuş Gömbe’nin buz gibi suları. Bu keramet sürer gider günümüzde de. Kaş’a bağlı Gömbe Yaylası, Türkiye’nin ve batı Toroslar’ın en güzel yaylası. Doğa tutkunları ile yazın Akdeniz’in kavurucu sıcağından kurtulmak için kaçtıkları serinlik. Gömbe bir yayla köyü. Hristiyanlık döneminde piskoposluk merkezi. Osmanlı döneminde hayvan pazarı imiş. Gömbe Yaylası günümüzde doğal, su ve yeşil zengini bir yayla. Aynı zamanda Türkiye’nin en kaliteli elmalarının yetiştiği bir yöre. Gömbe Yaylası’nın merkezi olan Gömbe Köyü, bin 200 metre yükseklikte. Batı Toroslar’ın en yüksek tepesi olan 2 bin 600 metre yüksekliğindeki Akdağ’ın eteklerinde bir vadide kurulmuş. Vadiden yukarı doğru çıktıkça, derelerin aktığı çınar ağaçlarıyla karşılaşıyorsunuz. Bin 800 metrede Akdağ’ın zirvesinden kopup gelen, aşa img_2346_640x427ğı doğru düşen bir şelale var. Bu çağlayanın adına halk Uçarsu diyor. Beyaz köpüklerle kıvrım kıvrım akan bu doğal güzellik Elmalı Ovası’na, Kaş’ın köylerine hayat veriyor. Çayboğazı Barajı’nda toplanan bu sularla, Elmalı Ovası sulanıyor. Uçarsu’nun aktığı noktada çiçekler açmış bu yaz gününde. Uçarsu’nun kaynaklarından biri olan Yeşil Göl, bin 990 metre yükseklikte bir krater gölü. Suyunun rengi yeşil, buz gibi. Büyüklüğü 50 dekar. Suları Akdağ’ın doruklarından geliyor. Gömbe kebabında sıra. Saatler öncesinden sipariş verilmezse, muhteşem oğlak etinin kokusunu teneffüs ederek, kebabın servis edilmesini beklemek işkenceye dönüşebilir. Daha Elmalı yolunda siparişlerimiz verildi, Yusuf Hoca’nın kusursuz organizasyonu hiç aksamıyor. Masalarımıza oturup, havuzdaki alabalıkları seyreyleyelim demeye kalmadan, Gömbe Kebabı tepsileri sürülüverdi önümüze. Huzursuz etmeyelim katılamayanları ve bu kebap faslını burada keselim isterseniz. Eh, final gezisinde hiç değilse 2-3 kilometre de olsa yürünmeli. Her yerinden köpüklü sular fışkıran bir alemin içinde yukarılara yol alıyor, sonra Yeşilgöl’e uzanan patikalara vuruyoruz kendimizi. Ardından, dimdik dağların eteğinde, fantastik bir panorama karşısında büyüleniyoruz. Bulutların, güneş ışığını aşağılara her salışında, göl üzeri farklı bir yeşile bürünüyor. En gelişmiş “ photoshop “ programları ile dahi vasıl olamayacağımız bir yeşil karşısında şaşkınız. Ardından Uçarsu’ya ilerliyoruz. Sarı yaza çoktan girdik, ama; etrafımız rengarenk kır çiçekleri dolu. Uçarsu da, Anadolu erenlerinden izler taşıyor. Yol boyunca karşımıza çıkan, binlerce çaputun düğümlendiği dilek ağaçları, Abdal Musa’nın, Ziyaret Tepesi’nin, Anadolu’nun kadim inançlarının görkemli birer izdüşümü. Akdağ’ın zirvelerinden kopup gelen gür sular, Gömbe Yaylası’nın güzelliğini görünce, sevinçten halden hale giriyor, iyonize oluyorlar. Su, kristallere ayrılıyor, Anadolu Erenleri’nin mucizelerini andırırcasına. Kimbilir, Abdal Musa’nın kabrine dokunup inen sulardır bunlar. Yeri gelmişken Abdal Musa’yı ve anonim kültürümüze mal olmuş mucizesini Ünal Şöhret Hoca’dan dinleyelim. Paranın insanları nasıl bozduğuna da bir gönderme olsun yüzyıllar ötesinden. Her gittiği yerde el üstünde tutulan Abdal Musa Hazretleri adı geçen Akdağların Fethiye’ye yüzündeki köylere gelmiş.Diğer köylerde olduğu gibi burada yaşayanlar tarafından da büyük itibar görmüş, el üstünde tutulmuş. Kendisine köylerinin misafirperverliğinin gereğini yerine getirmişler. Ayrıca ününü duydukları için saygıda kusur işlememişlerdir .Abdal Musa günlerce bu köyün birisinde konuk olarak kalmış, Köylüler “Hoca bir şey buyuracak mı?” Diye gözlerinin içine bakmışlar. Yemediklerini yedirmişler, içmediklerini içirmişler, gönlünü hoş etmişler, duasını almışlar. Köylüler de onun sohbetlerinden çok hoşlanmışlar. Abdal Musa da bu köylüleri çok sevmiş. Gözlerinin tokluğunu, almadan vermesini bilen konukseverliklerini pek beğenmiş. Bu saf ve temiz insanlara ısınmış. Kendisine gösterilen yakın ilgiden dolayı onlara bir iyilik etmek istemiş. Köyden ayrılıp kendi köyüne dönme zamanı yaklaştığında onlara: “-Ey güzel Allah’ın sevgili kulları, Alah gözünüze, gönlünüze göre versin. Şimdi ben gidiyorum. Söyleyin bakalım bir eksiğiniz, isteğiniz var mı?” Köylüler Abdal Musa’nın bu övgü dolu sözlerine çok sevinmişler. Kendisine teşekkür etmişler.Hep bir ağızdan: “-Sağ olasın Efendi hazretleri, sayenizde hiçbir eksiğimiz yoktur. Sağlığına duacıyız” demişler Abdal Musa bu gözü ve gönlü tok ve misafirperver insanları mükafatsız bırakmak istememiş ve sararan ekinlere, ağaçlara ve uzayıp giden kıraç, susuz tarlalara bakmış da: “Eksiksiz köy mü olur? Mutlaka bir ihtiyacınız vardır, söyleyin hele!”demiş. Abdal Musa’nın bu anlayışlı konuşmasından cesaret alarak hep bir ağızdan: -Herşeyimiz var, var olmasına da, sulama suyumuz yok ya Efendi hazretleri. Malımız, davarımız, ekinlerimiz, ağaçlarımız susuzluktan kırılıyor. Ekinlerimiz evinsiz oluyor” demişler. Abdal Musa’nın yüzü bulutlanmış, aslında bu kadar büyük talep beklemiyormuş.” “İyi de” demiş Abdal Musa: “Sizler bu güzellikler, güzel davranışlarla birlikte bol suya kavuşursanız, çok zengin olursunuz. Cebiniz para bulunca Allah’a asi olursunuz, yabancı bir konuk gelince ağırlamazsınız. Onlara güler yüz-tatlı dil göstermezsiniz.Bundan korkuyorum” demiş. Köylüler telaşlanmışlar, korkmuşlar, yeminler, kasemler etmişler. “Aman Ya Efendi hazretleri! Suyumuz bol olur da bağ bahçe sahibi ve zengin olursak gelenlere daha iyi bakarız. Yeter ki suyumuz olsun” demişler. Abdal Musa ağır ağır yerinden kalkmış. Dualar okuyarak yürümüş. Asası elinde bir müddet yürüdükten sonra bir kayanın önüne gelmiş, yine bir zaman elleri havada dua ettikten sonra ““Ya Allah! Diyerek elindeki asası nı kılıç gibi kayanın böğrüne saplamış. Köylülerin şaşkın bakışları arasında kayada açılan yarıktan buz gibi sular akmaya başlamış. Bu suyun ilk çıktığı yer kendiliğinden genişlemiş, bir çay halini almış. Köylülerin sevinçleri ise görmeye değermiş. -Köylülerin sevinçleri, dualarıve sevinçleri, teşekkürleriyle köyün çıkışına kadar uğurlanmış. Suyun çıkmasıyla birlikte köyün çehresi değişmiş. Bağlar, bahçeler yeşillenmiş, tarlaların verimi artmış. Köylüler birkaç yıl içinde zengin olmuşlar.Aradan epey zaman geçmiş. Abdal Musa’nın yolu köye düşmüş. Köydeki gözle görülür değişikliği hemen fark etmiş. Yeşillikler, meyve yüklü ağaçlar, bağlar, bahçeler ve yüzü gülenekin tarlaları köye ayrı bir güzellik katıyormuş. Halk büyük bir koşuşturma içindeymiş. Kimse onun geldiğinin farkında bile değilmiş.Bir kaç saat geçmiş, yorgunmuş, açlıkta başlamış.Onu görenler kimsin? Necisin? Diye sormamış bile .Köylünün birinden yiyecek ekmek istemiş, “Allah rızası için bir parça ekmek verin” demiş. Dinleyen bile olmamış, üstelik bir de azar işitmiş: -“Haydi yoluna, hangi yüzle yiyecek istiyorsun. Benimle tarlada, bahçede, harmanda çalıştın mı?”Kendi ağzıyla ekmek istediği halde köylülerden ekmek alamayan Abdal Musa çok üzülmüş. Daha önce bu köylülere su vermesi için Allah’a yalvardığına bin pişman olmuş. Yine ellerini havaya açarak yüksek sesle şöyle dua etmiş: Ey Allah’ım! Bu nankör insanlar, senin verdiğin nimetin değerini bilemediler. Varlık sahibi oldular ama, zenginliğin gereğini yerine getirmediler. Gururlandılar, kibirlendiler.Tanrı misafirini aç koydular, var iken vermediler. Onlara armağan olarak verdiğin güzel suyu muhannet kıl, onlara yarayacağı zaman hiç akmasın. Kış mevsimi geldiğinde de bulanık aksın” diye dua etmş. Gürül gürül akan su, o dakikada kesilivermiş. Köylüler işin farkına varmışlar, pişman olmuşlar. Abdal Musa’nın ayaklarına kapanmak istemişler, ama Abdal Musa kayboluvermiş.. Şimdilerde mayıs sonlarında veya haziran ayı başlarında Akdağ’ın Gömbe Yaylasından taraflarına bakan yüzünde büyük bir gürültüyle bir su patlar. Etrafına güzel görüntüler vererek yükseklerden uçar. Bu suya UÇARSU derler. Bu su adı geçen Muhannet köylerin kullandığı sulama suyudur. Abdal Musa’nın duası üzerine ekim ayı sonuna kadar muhteşem görüntülerle Gömbe taraflarına akar. Ekim ayından itibaren de Akdağ’ın diğer yüzündeki Muhannet  ( ihanet eden anlamında )  köylere akar ama bulanık olarak. Her güzel şey gibi bitecek bu gün de. Araçlarımızdayız, Belpınarı Beli 1080 metrelerde, geçiyoruz, Kalkan denizi parlıyor karşımızda. Denizi seyretmeyi tercih ediyoruz, özellikle. Üst üste yığılmış kepazelikleri, beton putperestlerinin mabedlerini görmemek için. Solumuzda, tepenin ardında Patara’da rüzgar dinmiş olmalı bu saatlerde. Huzur ve tefekkür anlarındayız, güneş eğildikçe, gevenler, ağaçlar bir başka türlü görünüyor. Makilerin silüetlerinde dilediğimiz hayallere dalabiliriz,  zira hava kararacak az sonra ve biz evlerimize, dolu dolu geçen bir günün erinci ile gireceğiz. Gelin, son gezimizi ve yazımızı Sunay Akın ile bitirelim, belli ki; bizler için yazmış; “ Bir an önce görülsün diye Akdeniz / Toroslarda ağaçlar /  Hep çocuk kalır “

164 Kez Görüntülendi.
Etiketler:
fazilet kitap osmanlı
Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
*

EN SON HABERLER

Reklam Verebilirsiniz

Haberlerin kopyalanması telif hakkı ihlalidir © 2014 FETHIYE GAZETESİ Tüm Hakları Saklıdır.